Whiplash

Otoritenin yarattığı gerilim ve baskı bazen sadece pelikülde veya bir romanın sayfaları arasında karşılaştığımız bir durumdan öte olabiliyor. Bu yüzden Whiplash’in müzik üzerine nakşettiği baskı bir yabancı olmaktan öte –çoğu kez- bizzat bizden bir parça. Öyle ki dünyanın bir sonraki Charlie Parker’ını bulup bulamayacağı üzerine kafa yormaktan ziyade bu histeriye ortak oluyoruz.

Whiplash-2608.cr2

Çoğu kez yöntemleri hakaret ve şiddete varan Fletcher’ın ‘bir öğrencinin içindeki cevheri çıkarma’ adına giriştiği her hamle her bir bireyin üzerinde ayrı bir tesire dönüşüyor.  Kimisi bu ızdıraplı yola dayanamayacağına kanaat getirip geri çekiliyor, kimisi bu etkinin altında kaybolabiliyor. Ama genç bir baterist olan Andrew’un Fletcher ile ilişkisi bir hayranlık-nefret gelgitinde dolanıyor. Andrew mutlak kesinliği olan bir karakterdir. En başından beri nerede-niçin bulunduğunu bilen, ne istediğinden emin olan ve hedeflerini iyi tespit eden biridir. “Bu okula niye girdin?” sorusuna hiç tereddüt etmeden “Çünkü ülkenin en iyi müzik okulu” diye cevap verebilmekte; hatta 90 yaşına kadar yaşayarak unutulacağına 34 yaşında beş parasız ölen Charlie Parker gibi bir son istediğini hiç çekinmeden dile getirebilmektedir. Dolayısıyla Fletcher ve Andrew ortak bir gayede buluşuyor: Biri sıradaki Charlie Parker’ı arıyor, öteki ise bir sonraki Charlie Parker olmak istiyor. Başarıya ulaşma isteği ile her türlü çileyle baş etmeyi amaçlayan Andrew’un girdiği yıpranmışlık, eski bir mesele olan eğitim sistemindeki yanlışlıkların nelere sebebiyet vereceği üzerine sert bir eleştiri.

Fletcher’ın zihni bir orkestra şefinden ziyade muharebedeki bir komutan edasında. Ayak basmak istediği topraklar uğruna ne kadar kayıplar verdiğinin ya da hangi yanlışları yaptığının bir önemi yoktur. O, sadece başarabilenlerle yoluna devam edecektir. Bu anlamda herhalde Whiplash’i en iyi tanımlayan ve kulaktan kulağa dolaşan cümle şudur: “Full Metal Jacket’ın müzikle buluşması”

Miles Teller and J.K. Simmons in WHIPLASH.

Whiplash ruhsal bir çöküntünün yanında içerdiği fiziksel tahribatlarla da dozunu sürekli olarak artırıyor. Nitekim genç yönetmen Damien Chazelle, Andrew’da kırılmadık kemik bırakmıyor, davul setinin üzerinde ise kanı eksik etmiyor. Dolayısıyla an ve an etten kemikten dirilen ‘Caz Orkestrası’ görkemli bir şova dönüşüyor. Çoğu kez bitap ve çoğu kez sadistçe.

İlmik ilmik dokunan senaryonun vesile olduğu gerginlik filmle olan bağımızı son dakikaya kadar ayakta tutuyor. Film bittiğinde bu gerilimin bizim enerjimizi de sönümlediğini görüyoruz. Böylelikle hikaye amaçladığı şeyi başarıyor. Tüm yorgunluğumuzla perdeye veda ediyoruz.

Hep bir yerlerde gördüğümüz fakat -belki- yeterince dikkat edemediğimiz J.K. Simmons yılın en başarılı oyunculuklarından birini çıkarıyor. Ekranda adeta biz bile göz temasından kaçınıyoruz. Karakterinin şimdiden kült olacağını tahmin etmek zor olmasa gerek. Bir iki senedir görmeye başladığımız Miles Teller ise hiç tökezlemiyor ve kariyeri açısından iyi bir çıkış elde ediyor.

Whiplash geride bıraktığımız 2014’ün en iyi filmlerinden biri. Damien Chazelle’ın bu yaştaki mahareti kıskanılacak cinsten. Darısı nice filmlerinin başına.  Ama öncelikle hala Whiplash’in deneyimini yaşamadıysanız bir an tereddüt etmeden izleyiniz.

4.5 Stars

 

Yazıyı Paylaş