True Detective: Muadillerinin İzinde

Not: Yazıda aşırı dozda spoiler vardır.

17 yıl aradan sonra tüm yorgunluklarının ardından tekrar bir araya gelen Rust ve Marty’nin birbirlerine kişisel hayatları üzerine soru sorması belki de True Detective’in en can alıcı noktasıdır. Yedi yıl ortalıkları boyunca Marty’nin Rust’ın suskunluğundan, özgüveninden ve bilmişliğinden bıkması; Rust’ın ise Marty’nin zaaflarını ve özel hayatını işe taşımasına tahammül edememesi gibi fütursuz ayrıntılar tam da True Detective’in kalbine giden yolun ipuçları. Ama tüm ikilemlerine rağmen dizi Somerset ve Mills (Se7en) benzeri bir ortaklıkla soğukkanlı ve tezcanlının hikayesini aynı potada ergitmeyi başarıyor. Nihai olarak iki zıt kutbun birbirlerini keşfetmesi ve beraber baktıkları davayı uç noktalarıyla çözme gayeleri ekranda işliyor. Tabii bunun en önemli etkeni de True Detective’in hem muadillerinden beslenmesi hem de muadillerinin bıraktığı izlerden sapmaması.

1

True Detective üç farklı zaman dilimini anlatıyor. İlki Marty ve Rust’ın 1995 yılında işlenen bir cinayeti soruşturmak için beraber nasıl çalıştıklarına değiniyor. İkincisi 2002 yılında Marty ve Rust arasında başlayan soğuk rüzgarlara göz gezdiriyor. Son olarak 2012 yılında Marty ve Rust ile ayrı ayrı yapılan bir röportajı izliyoruz. True Detective bu üç zaman dilimi arasında bir paralellik yakalamaya çalışarak gizemli, şaşırtıcı ve gerilim dolu bir kolaj hazırlama niyetinde. Bu niyetini çoğu kez yerine getiriyor.

Nic Pizzolatto’nun kaleme aldığı True Detective’in özünde birçok kaynak yatıyor. Sinemadan olduğu gibi  edebiyattan da ilham alıyor. Se7en benzeri cinayetleri dini ritüellere indirgemesinin yanında Robert Chambers’ın ilk olarak değindiği Carcosa şehri ve Sarı Kral mitini hikayeye dahil ederek korku edebiyatının tesirlerini ve keskinliğini güçlü bir şekilde ekrana taşıyor. Buradaki Carcosa şehri, akıl sağlığını yitiren insanların özlem çektiği şehir diye tasvir ediliyor. Dizi boyunca Sarı Kral’ın geleceğine dair sürekli ipuçları vererek seyirci üzerinde büyük bir otorite kuruluyor. Öte taraftan Nic Pizzolatto’nun hikayeyi ayrıntılarla donatması dizinin lehine işliyor. Nitekim pagan sembolleriyle dehşet saçan Tuttle ailesinin, The Texas Chainsaw Massacre benzeri sapkınlıklarla Carcosa şehrini yaratarak, evrenin üzerine kabus gibi çökertme misyonu zengin bir içerik sunuyor. Dizinin finalinde Carcosa şehrinde olayların sürrealist öğeler içermesi ve mekanın görselleştirilmesi Twin Peaks’le bir dirsek temasında bulunuyor. Sonuç olarak tüm bu esin kaynaklarını harmanlaştırmayı beceren Pizzolatto, neo-noir türünde önemli bir iş çıkarıyor.

2

 “Kendimi bir realist olarak görüyorum. Ama felsefi terimlere göre buna pesimist deniyor.”

Dizinin bütününe yansıyan nihilizm felsefesi ilk dakikalardan itibaren dikkat çekiyor. Baştan aşağı nihilist bir bakış açısıyla olaylara yaklaşan Rust, bu dini referanslar arasında mantıklı analizlerle olayları rayına oturuyor. Fakat Rust’ın Carcosa’da gördüğü şey üzerine finalde bir aydınlanma yaşadığına dair konuşma yapması oldukça ironikti. Bu sahne Rust’ın din üzerine bir şeyler keşfetmesini düşündüreceği gibi nihilizm üzerine kafa yormuş Friedrich Nietzsche’nin bir başka düşüncesinin de kapılarını arşınlıyor. Nietzsche eserlerinde sık sık yanlış nihilizmi yaşayanları pesimist olarak adlandırmaktadır. Ayrıca Nietzsche bunun aşılması gerektiğine inanmaktadır. Böylelikle yaşamın değeri daha iyi anlaşılacaktır. Rust’ın bu durumu yaşayarak bir basamak ileri gittiği de savunulabilir.

k14lysr4msp2q5887mjy (1)

True Detective kurguya bütünüyle sırtını yaslıyor. “Katil kim?” sorusuyla fazlasıyla gündemi meşgul ederken ana karakterlerden Rust’ı da ilk bölüm itibariyle şüpheliler arasına katarak sürekli hedef şaşırtıyor. Dolayısıyla seyircinin zihnini hep yoğun tutmayı başarıyor. Velhasıl, True Detective yeni bir formül bulmakla ilgilenmiyor, var olan birçok formülü kullanarak kendi yolunu bulmaya çalışıyor. Bu anlamda vaadini yerine getiriyor.

Matthew McConaughey ve Woody Harrelson’ın oyunculuklarına övgüler dizecek değilim. Sadece dizinin popülaritesini önemli ölçüde artırıyorlar. Ekranda sırıtmıyorlar.

True Detective keyifli bir seyirlik ve işlemeye çalıştığı şeyi yüzüne gözüne bulaştırmıyor. Fakat öyle esintisine de kapılmış değilim. Çünkü sinemada defalarca benzerlerine şahit olduk. Dizinin en çok beğendiğim özelliği birbirinden şahane olan şarkıları oldu. Finalde çalan The Angry River resmen orgazmlık.

Kaynak

Yeni Yazılar – Polisiyeden Korku Edebiyatına Geçerken Bir Ara Durak: Carcosa ve True Detective

 

Yazıyı Paylaş