True Detective: 2. Sezon

Bu yazın yoğunluğundan doğru düzgün ne film ne de dizi izleyebildiğim için uzun bir süredir blogtan uzak kaldım. Bu arayı kapatma niyetini True Detective’in ikinci sezonuyla yapmak istedim. Evet nihayet herkesin çok beklediği, üzerine çok heyecanlandığı True Detective’in ikinci sezonunu tamamladık. Bu sezonu tek tük beğenen arkadaşlarımız olsa da sanırım çoğumuz ilk sezondan sonra epey bir burun kıvırdık.

true-detective-season-2-colin-farrell

İlk sezonla Nic Pizzolatto bir cinayet vakasını oldukça dini ritüel ve sembollerle süsleyerek biraz da sinemada çok tutulmuş Se7en ve benzeri türevlerini takip ederek seyirciyi oldukça tatmin etmişti. Çok bayılmasam da ben de hikayenin sonunu merak ederek, yer yer keyif alarak izledim. Ama sorun şu ki ikinci sezon için öyle bir şey söz konusu olmuyor. Sezon boyunca fark ettim ki hikayenin nasıl sonlanacağını hiç merak etmedim. Buna dizinin yavan yapısının oldukça sebebiyet verdiğini düşünüyorum. O kadar çok karakter izledik ki çoğuna “gerekli mi?” sorusunu sormadan duramadım. Karakterlerin bir o yana bir bu yana savrulup sorular sorması çoğu kez boşboğazlıktan öteye geçmedi. Üstelik bu kez Nic Pizzolatto’nun felsefeyi biraz daha geri planda bırakması olumlu bir şey olabilecekken hikayenin sürekli uzama hissi yaşatması, bu hamlesinin önemini yitirmesine neden oluyor.

true-detective-season-2-rachel-mcadams

İlk altı bölümle oldukça sıkıcı bir tablo sunan True Detective’in ikinci sezonu son iki bölümle tabiri caizse “ekşın olsun bizim olsun” diyor. Haliyle son ayakta böyle bir tablonun olması gayet normal. Fakat diziyle bağı o kadar çok koparmışız ki şu son iki bölümün çok daha çekilir olması umurumuzda olmuyor. “Evet. Hadi çarpışın da evlerimize dağılalım.” misali son iki bölümü izliyoruz. Üstelik final sahnelerini o kadar çok belli ettiriyor ki. “Sulu bir drama nasıl olur?” sorusunun da yanıtını buluyoruz.  Yani işin özü şu oluyor: “Siz heyecanla bu sezonu çekmiş olabilirsiniz. Ama bütün çilesini biz çektik.”

true-detective-season-2-taylor-kitsch

Oyuncu kadrosuna geniş çaplı olarak itiraz edecek değilim. Colin Farrell ve Taylor Kitsch çok göze çarpmıyor. Vince Vaughn’u eşekler kovalasın. Gerim gerim gerildiği ‘kabız performansı’ ile hepimizi mest etti, büyüledi. Kelly Reilly’i normalde sevsem de burada pek itici buldum. Rolüne en çok yakıştırdığım ise Rachel McAdams oldu.

“Diziyle ilgili herhangi olumlu bir düşüncen yok mu?” diye sorarsanız çok az olmakla birlikte var. Dizinin stilize birkaç sahnesi vardı ki sevdim, gerçekten sevdim. Onun dışında Lera Lynn’ın dizi boyunca sahnelerden inmemesi güzel bir ayrıntı idi. İlk bölümle “My Least Favorite Life”, son bölümle “Lately” favori şarkılarım oldu.

Benim söyleyeceklerim bu kadar. Bu yazıyı yazarken bile yavaş yavaş diziyi unutmaya koyuldum. Gereksiz bir sezon oldu. Üçüncü sezonla herhalde arz-ı endam ederler. O zamana dek görüşmek üzere!

 

Yazıyı Paylaş