The Way Way Back

Her yıl festivallerden ödül almış, Oscar yarışı için start alan ve kişisel olarak merak ettiğimiz filmleri beklemek kolay değil. Bunları beklemek ve izlemek ayrı bir haz verse de bazen yorucu olabiliyor. Bazı filmlerin keyifli ve dinlendirici enerjisi öyle büyüktür ki sizin bu ruh vaziyetinizi yerle bir eder. Bu yüksek enerjiye sahip bir alt tür olan coming of age (tam karşılığı olmasa da büyüme evresi/geçiş evresi-kimliğinin oluşması) filmlerine özel olarak bir zaafım vardır. Misal verecek olursam geçtiğimiz sene Moonrise Kingdom bu anlamda müthiş sinerji ortaya koymuştu. Bu sene bu malzemeden bu denli eli yüzü düzgün işlerinin ortaya çıkacağını hiç düşünmezdim. İlk olarak Mud’ü izlemiştim. Film, inanılmaz bir olgunluktaydı. Ardından hiçbir beklentim olmadan The Kings of Summer’ı izlemeye koyuldum. O da kendi çapında derdini anlatabilen gayet sürükleyici bir filmdi. Dün izlediğim The Way Way Back ise yine aynı hamurdan dikkatleri üzerine çekebiliyor.

la_ca_0415_the_way_way_back

Annesi ve babası boşanmış olan Duncan, annesiyle beraber üvey babası ve kızı ile tatile gider. Ergenliğe yeni adım atmaya başlayan ve içine kapanık olan Duncan yavaş yavaş kabuklarını atmaya başlayacaktır. Bu sürecin gerçekleşmesinde yeni tanıştığı insanların büyük etkisi olacaktır.

Kaybetmiş ve hayata karşı cesaretini yitirmiş insanların daimi umudu, yeni bir kapı aralığı bulmaktır. Bu bazen sizin kendi iradenizle gerçekleştirebileceğiniz bir şey olacağı gibi kimi zaman da başkasının desteğiyle olabilir. The Way Way Back’in tözü bu ışığa doğru yöneliyor. Duncan’ın annesinin her halinden belli yıpranmışlığına rağmen, yorgun bir savaşçı timsali oğlu için yeni sığınacak bir liman bulmaya çalışması filmin en güçlü dramatik çatısı. Buna rağmen aynı temenniyi her fırsatta dile getiren fakat davranışları ile aksi istikamette yol alan üvey babanın, otoritere dayalı bir baba figürü yaratmaya çalışması her şeyi daha da kötüleştiriyor. İşte Duncan bu paralelliklerde kendine yer açmaya çalışıyor. Bu geçiş evresinde hızır gibi yetişen Owen ise bildiğiniz ‘serseri oğlan’ tiplemesiyle Duncan’ın kabuklarını soymasına yardımcı olacaktır. Üstelik Duncan’ın flört aşamasındaki kız arkadaşı Susanna’da bu olaylar esnasında etkin bir rol alacaktır.

THE WAY, WAY BACK

The Way Way Back her şeyden önce defalarca anlatılmışlıkların hikayesi. Neredeyse bir büyüme hikayesinde görebileceğimiz tüm fonksiyonları kullanıyor. Buna örnek olarak Duncan’ın gözünde güven teşkil etmeyen üvey babanın hatalar yapması, annesinin bütün olayların farkında olması fakat her şeye rağmen yine güvenli saydığı limanı terketmemesi, anne-oğul ilişkisinin en sonunda güç bulması sayılabilir. Buna rağmen film, sizi kendisinden soyutlamıyor. Yalnız Owen karakterinin daha etkili olmasını bekliyordum. Çünkü Duncan’ın kendi yörüngesinden çıkmasında en büyük rolü oynuyor. Karakter sonuna doğru Duncan’a ‘büyük aydınlanma’ için gerekli konuşmayı yapıyor. Fakat bu karakteri pasif bir yol gösterici olmaktan öteye götüremiyor. Ben daha çok senaryo arasına serpiştirilmiş yönlendirmeleri tercih ederdim. Hem de bunların sözlü olarak değil karakteri ruhani olarak yönlendirmesini beklerdim. Bu tip birkaç eksikliğine rağmen filmle bir bağ kurabiliyorsunuz. Ve size filmi sevdiren de bu oluyor.

Steve Carell, Toni Collette, Allison Janne, AnnaSophia Robb, Maya Rudolph ve Sam Rockwell gibi tanıdık isimleri kadroda görüyoruz. Hiçbirinin falso vermediğini hatta gayet keyifli oyunculuklar çıkardığını söyleyebilirim. Esas oğlanımız Liam James yeni bir keşif olabilir mi emin değilim fakat gereğini yerine getiriyor.

Son bir tavsiye verecek olursam büyüme hikayelerini seviyorsanız bu yıl Mud, The Kings of Summer ve The Way Way Back üçlüsünü kaçırmayın.

3.0 Stars

 

Yazıyı Paylaş