The Martian

Son iki yılda uzay ile ilgili Gravity ve Interstellar gibi ağır topları izlemişken devamının geleceği gün gibi aşikardı. Bilim-kurgu türünün önemli isimlerinden Ridley Scott, 2012 yılında Prometheus ile bu türe dönüşünü gerçekleştirmişti. Prometheus fena eleştiriler almasa da bence Ridley Scott asıl dönüşünü The Martian ile yaptı. Hafta içinde NASA’nın “Mars’ta su bulduk” açıklamalarından sonra The Martian’a yöneltilen “Bunlar PR çalışmaları” tartışmaları yeterince gündem buldu. Üstelik filmin inceden bir NASA güzellemesi üzerine çok şey yazılıp, çizildi. NASA’nın The Martian’a sağladığı desteği göz önüne alırsak belki de bu büyük bir PR çalışması. Ama ben Hollywood’un bağrından çıkmış bir film için bu tür çalışmaların olmasına “şaşırmalı mıyız?” emin değilim. Ve ben bu tartışmalardan biraz sıyrılarak filme odaklanmak istiyorum. Çünkü sıfır beklentiyle gittiğim The Martian’ı çok ama çok beğendim. Bir o kadar da eğlendim.

1

The Martian, Mars’ta çalışan bir ekibin şiddetli fırtına yüzünden gezegenden ayrıldığı sırada bir kaza geçiren ve öldüğü sanılan Mark Watney’in Mars’ta tek başına bırakılmasını konu alıyor. Şans eseri hayatta kalan Mark Watney bu andan sonra hiç umutsuzluğa kapılmadan NASA’nın 4-5 yıl sonraki ziyaretine kadar “Nasıl hayatta kalırım”ın peşine düşüyor. Bir botanikçi ayrıca mühendis olan Mark Watney orayı kolonileştirmeye başlar. Peki NASA’nın gözünden bir şey kaçar mı? Hemen Mark’ın yaşadığını anlayarak kurtarma operasyonuna başlar. Açıkçası her zaman ki devletin tek bir bireyi bile feda etmeyeceği vurgusu çok rahatsız etmiyor. Sanırım bu tür yapımlarda bu mevzuya alıştık. Ama oldukça minimuma indirgiyorlar. Hatta zaman zaman tartışmaya bile açıyorlar. Bu yüzden bu detaya pek takılmıyoruz.

The Martian’a tav olmamı sağlayan en önemli şey filmin ilk dakikalardan itibaren adeta Matt Damon’ın uzaydaki stand up gösterisine dönüşmesi. Bu da filmi öyle eğlenceli kılıyor ki. Hiçbir zaman ne karamsarlığa düşüyoruz ne de  “I’m Sorry, Wilson!” diyerek duygu patlaması yaşıyoruz. Gravity için o gerilim ve teknik muazzamlık, Interstellar içinse görkemli meseleler neyse The Martian için de bu detay o oluyor.  Bu da seyircinin filmden keyif almasına yetiyor artıyor bile. Açıkçası çok beylik laflar peşinden koşmadıkları için gayet memnunum. Bu yüzden The Martian’ı Interstellar’ın önüne koyabiliyorum. Belki çoğunuz buna gülerek tepki verseniz de 🙂 Yalnız finalindeki o her ülkenin meydanını göstererek büyük bir klişeye imza attıkları için tebrik ediyorum. Yine durduramadınız içinizdeki o kolaycılığı!

David Bowie’nin Starman’ini filmde çaldıkları için minnettarım. Şarkının bir delisi olarak salonda resmen filme eşlik ettim. The Martian için yapmanız gereken tek şey gidip bir bilet alıp filmin keyfini çıkarmak. Uzun bir aradan sonra ilk kez bir Ridley Scott filminden bu kadar memnun ayrılıyorum. The Martian bir hayatta kalma mücadelesi ama bir o kadar da her şeyi tiye alan keyifli bir bilim-kurgu. Bence bu deneyimi sinemada yaşamalısınız.

3.5 Stars

 

Yazıyı Paylaş