The Leftovers: 2. Sezon

The Leftovers’ın şu anda televizyondaki en iyi işlerden biri olmasını geçtim, bu dizinin hala yeterince konuşulmuyor olmasını şaşkınlıkla izliyorum. Lost’un en büyük silahlarından Damon Lindelof’un kaleme aldığı The Leftovers, şaşılacak derecede Lost kalibresinde diyebiliriz. Fantastik temalara olan dirsek teması, sinir hastası edecek gizemi ve kederden yollara düşürtecek dramasıyla izlediğim en olağanüstü şeylerden biri. Daha ilk sezonun yumruklarını hazmedememişken, balkondan atlamalık ikinci sezon tüm görkemiyle arz-ı endam etti.

111111111

The Leftovers’ı spoiler vermeden şöyle tanıtayım: Öncelikle yine Lost benzeri fantastik bir olaydan yola çıkarak birbirinden farklı karakterleri bir araya getiriyor. Hatta Lindelof, Lost misali bazı bölümleri sadece bir iki karakterin omuzlarına yüklemekten çekinmiyor. Dizinin gizem yönü her daim varlığını hissettirmekten yana bir sıkıntı yaşamıyor. Yalnız dizinin bir draması var ki, bende anlatacak takat bırakmadı. Bir yandan çivisi çıkmış dünyaya mı yanalım yoksa her bir karakterin birbirinden daha fazla cilet atmalık dertlerine mi? İşte The Leftovers’ın mucizesi burada. Her bölümüyle sizi o kadar çok şeyle meşgul ediyor ki resmen bölüm bittiğinde siz de bitmiş oluyorsunuz.

İkinci sezonun ilk bölümüyle birlikte “sanırım bu iş buraya kadarmış” diyerek Damon Lindelof’un 200 km hızla arabayı uçuruma sürdüğünü düşünmüştüm. Çünkü ilk sezonla her şey öyle yerli yerine oturmuştu ki, bir anda bütün bunların yerle bir olacağı fikri beni aşırı derecede korkuttu. Ama yanıldım. İyi ki de yanıldım. Damon Lindelof yaptı yapacağını yine. Daha beter bir acıyı, daha beter bir karmaşıyı -üstelik ilk bölümde dünyanın en güvenli yeri addettiği- Miracle’ın kucağına bir bomba bırakır gibi bıraktı.  Anladık ki bu dertten kaçış yok.

the-leftovers-season-2-carrie-coon-cast (1)

Öncelikle Damon Lindelof’un artık kafasının bu tür işlere çok iyi çalıştığını bir kere daha anladık. Bir denklemden yola çıkarak çok farklı patikalara sapabiliyor. Hayranlık derecesinde adamın kafası ayrıksı çalışıyor. Aynı zamanda bu öyle bir şey ki “keskin sirke, küpüne zarar” derecede tehlikeli bir ip üzerinde dolanıyor Lindelof. Zaten Lost “bu ipin ucu kaçtı” muhabbetlerinden nasibini almamış mıydı? Kanımca Leftovers’ta bu ipin ucu hiç kaçmıyor. Keza daha ilk bölümden benim korkum bununla alakalıydı. Taze bir başlangıç adı altında bu güzelim hikaye un ufak olması düşüncesi.  Beklenilenin aksine dizinin yaratıcıları yeniyi ve eskiyi öyle bir entegre etti ki bol bol şaşırma krizlerine girdik. Şu anda hikayenin geldiği yerden öyle memnunum ki.

Ortada inanılmaz bir cast var. Kadraja her giren büyüsünü bırakarak uzaklaşıveriyor. Hepsinin adını sayamayacağım ama siz hepsine övgü yağdırdığımı varsayabilirsiniz. Justin Theroux ve Ann Dowd bu sezon birlikte harika bir iş çıkardı. Ama benim ilk sezondan beri favorim Carrie Coon.

Max Richter’a değinmeden bu yazıyı bitirmeye hiç niyetim yok. Ya öyle böyle değil besteler. Tüketiniz.

Üçüncü sezon (final) onayı alan The Leftovers’a başlamakta hala kararsız olanlara tek bir şey söyleyeceğim ve konuyu kapatacağım: “İki sezondur öldük öldük dirildik. Sizin durmanız kabahat”

 

Yazıyı Paylaş