The Immigrant

1920 yıllarda Polonya’da patlak veren savaşın yıkımından kaçan Ewa Cybulska ve kardeşi teyzelerinin yanına yerleşmek için New York’un kapılarına dayanır. Ewa’nın hasta kardeşi hastalığından dolayı hastaneye yatırılır ve geçiş izni alamaz. Ayrıca teyzesiyle de iletişime geçemeyen Ewa’nın karşısına Bruno çıkar. Bruno rüşvet vererek Ewa’yı sınır dışı edilmekten kurtarır ve barınacak bir yer ayarlar. Fakat Bruno’nun bu iyilik timsali tablosu pek uzun sürmeyecektir.

The-immigrant

20’li yıllardaki Amerika’yı yad ettiğimizde elbette büyük partiler, ışıltılı hayatlar ve pek afili giyinen bir insan kalabalığı zihnimizde beliriyor. Fakat Ewa’nın öyküsünde ne Brooklyn Köprüsü’nün ışıltısını hissediyoruz ne de Caz Çağı’nın o coşkulu sesini duyuyoruz. Tam aksine Ewa, kardeşini kurtarmak amacıyla kendi içindeki ışığın üzerine perdeleri çekiyor. Bruno ile anlaşmaya varıp hayat kadınlığına başlayan Ewa bir süre sonra birçok hayatın içinde kendi rolünü üstleniyor.

Karakterler üzerine yoğunlaşan The Immigrant bir şekilde herkesle empati kurmamızı istiyor. Deliler gibi Ewa’ya aşık olan Bruno sevgi ve nefret ikileminde sürekli gelgit yaşıyor. Öte yandan Bruno’nun kuzeni Emil de ortalıklarda Ewa’nın peşinde koşmasıyla bir aşk üçgeni yaratıyor. Bu yönden The Immigrant bize pek yabancı gelmiyor. Uzun yıllar filmlerimizde ve dizilerimizde izlediğimiz büyük şehre gelen ve mecburiyetten kötü yollara düşen bir kadının öyküsüne dönüşüyor. Allah’tan karton karakterlere pek rastlamıyoruz. Zaman zaman Bruno resmen bize Masumiyet’teki Bekir’i yaşatıyor. Buna rağmen film üzerimizde kalıcı bir iz bırakamıyor.

The Immigrant’ın en beğendiğim sahnesi finali oldu. İki hayatı kadrajına alan yönetmen biri için umut ışığını aralarken diğeri için de karanlığı reva görüyor.

2.5 Stars

 

Yazıyı Paylaş