The Hateful Eight

Merhabalar, Anlat Bakalım’la tekrar karşınızdayız. Bu haftaki konuğum sosyal medyadan ve 4/4 bloguyla hepinizin tanıdığını Harun Acar. Kendisiyle şu an vizyonda olan, Quentin Tarantino’nun yeni filmi The Hateful Eight hakkında konuştuk. Biz sohbeti gerçekleştirirken baya bir eğlendik. Umarım bir nebze olsun, size de bunu yansıtabiliriz. Buradan kendisine bir kez daha sizlerin huzurunda çok teşekkür ediyorum. Lafı dolandırmadan sizleri yazıyla baş başa bırakıyorum. Keyifli okumalar.

1

Evet Harun, Quentin Tarantino’nun yeni (sekizinci) filmi  The Hateful Eight ilgili önce beklentilerini ne denli karşıladığını sormak istiyorum. Herhangi bir hayal kırıklığı yaşattı mı?

Beklentim hayal kırıklığı olunca evet kelimenin tam anlamıyla karşıladığını söyleyebilirim. Aslında başlangıçta beni şaşırtır gibi oldu çünkü göz alıcı bir cazibesi vardı fakat giderek o cazibe 40 yıllık evli çiftlerin birbirlerinin davranışlarını öngörmesi gibi bir hal aldı diyebilirim. Yani demek istediğim, zaten The Hateful Eight’ten bir şey beklemiyordum, sırf ödül sezonunda adının geçmesinden başka bir merak uyandırmamıştı bende ve bir şey beklemeyişimin karşılığını da hiçbir şey elde etmeyerek almış oldum.

Bir parantez de ben açmak istiyorum bu arada. The Hateful Eight, Tarantino’nun nasıl sekizinci filmi olabiliyor onu da anlamış değilim.

“Nasıl sekizinci filmi oluyor?” derken “bu bir film değil” anlamında mı algılamalıyım. 

Hayır, hayır. Bir film tabii ki de, beraber sayalım istersen. Reservoir Dogs, Pulp Fiction, Jackie Brown, Kill Bill 1, Kill Bill 2, Death Proof, Inglorious Basterds, Django Unchained ve The Hateful Eight.

Kill Bill’i bir alıyor olabilir, belki.

Çünkü film 8 sayısı üzerinden ilerliyor. 8. filmi diye pazarlanıyor ve 8 karakter öne çıkıyor. Minnie’nin yerinde 8 değil 9 kişi var üstelik.

Onu ben de sayıp işin içinden çıkamadım ve bıraktım.

O.B.’yi saymıyor muhtemelen ama neden? Mantıklı bir cevap verebilir mi? Belki o Hateful değildir, sadece bystander’dır, seyircidir deyip geçebilir ama kafasına göre gerçeklik yaratıyor beyimiz.

2

Neyse bu sorunu dile getirdiğimize göre devam edelim. Bence The Hateful Eight, Tarantino’nun uzun süredir bulduğu en parlak fikir. Bunu çok tekrar ettim, bana kalırsa bir başyapıtın eşiğinden dönmüş. İyi fikir bulmuş ama kıvamı tutturamamış.

Bu fikirle neyi anlamamız gerektiğinden tam emin değilim. Spaghetti Western’i Django Unchained’te gördük daha çok yeni. Kapalı alan gerilimi için de Reservoir Dogs sayılabilir. Yani bana kalırsa Tarantino bu eski fikirlerinin bir sentezini yapmış. Bununla beraber, hikayeyi Amerikan İç Savaşı’nın sonrasında konumlandırmasıyla ilginç bir kapı araladığı da bir gerçek. Böylelikle çatışan tarafları tıpkı bir devlet sınırları içerisinde olduğu gibi bir karavan ya da kulübenin içerisine koyarak beraber yaşama tecrübesinin nüanslarını kurabiliyor. Fakat Tarantino’dan böyle bir auteur sineması da beklemiyoruz. Başyapıtın eşiğinden döndüğünü söyleyemem ama iyi bir fikir olmasına şu anlamda katılıyorum: Filmin teatral konumlandırılması, uzun, sakin, diyalog ve oyunculuklara bağlı ilk kısımdaki yapısı gerçekten de az önce de dediğim gibi beni şaşkına uğrattı ve kendisine sıkı sıkıya da bağladı aslında. Bir anda o bildiğimiz tarihe geçen western klasikleri mertebesine taşıdı filmi benim gözümde. Büyük bir heyecan yarattı durduk yere, o yüzden kıvamı da başlangıçta tutturduğunu düşünüyorum ben. Sonra Tarantino oldu tabii ki…

İyi fikirden kastım, daha önce bir western türünde teatral bir hava gördük mü emin değilim. Bir de işin içine dedektiflik filmlerini andıracak kısımları dahil etmesi bence sağlamdı.

Bu derece yoğun bir teatrallik ben de hatırlamıyorum ama adam zaten bas bas bağırıyor 10. filmimden sonra tiyatro yönetmek istiyorum diye. O konuda kesinlikle katılıyorum. Filmin en güzel yanı teatral oluşu. Fakat setlerde yaptığını tiyatroda yapamaz. O yüzden bol keseden sallıyor diye düşünüyorum ve yine bu 8 muhabbeti gibi filmin bir pazarlama aracı olarak görüyorum. Ne yapacak yani tiyatroda? Canlı seyircilerin önünde öyle 100 defa “n kelimesini” kullanamaz. Ya da ön sıradaki seyircilerin üzerine kan, tükürük ve bilimum pislik mi sıçratacak yani…

Dedektiflik kısımlarına gelince, işlerin doğru gitmediği sezisi tüm seyircide uyanmıştır ve herkese olağan şüpheli gözüyle bakılmasını sağlamış olabilir. Filmin ortalarına doğru da klasik dedektif hikayesi öğelerini kullandığını gördük ama filmin tam da bu anlarda rayından çıktığını hatırlıyorum. Gizem olgusunu ilgi çekici bir biçimde ortaya attığını ben de düşünüyorum ama bu gizemi çözerken başarılı olduğunu açıkçası düşünmüyorum.

Çözülme kısmı derken flashback’ten bahsediyorsun herhalde. Orası bence de bütün filmin büyüsünü bozan kısımdı.

Film bende bir önceki bölümde büyü bozumuna uğramaya başladı ama evet flashback bölümü erimeyi hızlandırır bir etki yaptı. Bize o günün sabahını göstererek tahmin yürütemediğimiz neyi açık ediyor olabileceğini düşündü ki acaba? Evet, belki olayların gelişimden emin değildik fakat hikayenin akışı içerisinde böyle bir emin olmaya da seyircinin ihtiyacı yoktu zaten. Bırak bazı şeyler sadece olasılık olarak kalsın. O bölümü çıkarmış olsa kimsenin “ne oldu ben anlamadım” diyeceğini sanmıyorum ama birçok kimselerin “hadi geç artık bunları” demiş olabileceğini düşünüyorum. Ben dedim hiç değilse yani…

3

Dediğin gibi filmde bir bütünlük yok. Parça parça iyi bölümler var. Ayrıca Django Unchained ile birlikte Tarantino’nun sinemasında bir kurgu sorunu ortaya çıktığını söyleyebilir miyiz? The Hateful Eight’te Django gibi keskin bir kurgu bocalaması yok ama yine de belli sıkıntılar hissettim. Sürekli bir ilgi kaybı yaşatabiliyor.

Tarantino filmlerinin zaten öyle çok fazla kurguya dayandığını düşünmüyorum ben; Pulp Fiction dışarıda tutuyorum tabii bunu söylerken. Öne çıkan özelliği kalemi ve sineması da bunun üzerine inşa edilmiş durumda haliyle. Sally Menke’den boşalan boşluğu Django Unchained ve The Hateful Eight’te Fred Raskin ile doldurduğu ve Raskin’in de üçüncü sınıf ticari aksiyonlardan geldiği bir gerçek ama Menke yaşıyor ve Tarantino ile beraber çalışıyor olsaydı da sonucun çok farklı olacağını sanmıyorum. Çünkü sorun, materyal kurgu masasına gelmeden çok önce, Tarantino’nun kafasında başlıyor. Yıllardır kendisine öyle geniş bir özgürlük alanı tanındı ki seyirci tarafından, her saçmalaması o kadar takdir gördü ki, aşırılıkları yanlış bir şekilde o denli bir deha seviyesinde karşılandı ve kısmi olarak daha yetkin sinemayı o kadar genel seyircinin beğenileriyle bütünleştirdi ki kala kala elimizde Django Unchained ve The Hateful Eight gibi bir daha Tarantino’nun yüzüne bakmamamızı haklılaştıracak hilkat garibeleri kaldı. İlgi kaybı yarattığına katılıyorum ve bunda kurgunun da tabi ki etkisi var ama suçu kurguya bağlamak istemiyorum. Çünkü bu denli çok ve işkembeden sallayan herhangi biri karşısında kim olsa ilgi kaybı yaşar.

Harun, seni tanımak güzeldi. Bu kadar Tarantino’ya bilendiğini bilmiyordum 🙂

Filmin açılışındaki o karlar altındaki mezar kimin diye sormuşsa eğer seyirci şimdi biliyordur 🙂 Ben zaten Tarantino’nun sadık bir seyircisi sayılmam. Inglorius Basterds’a ölesiye aşığım, Pulp Fiction’ı çok severim, Reservoir Dogs da iyidir ama benim için bir önemi yoktur. Asıl True Romance’taki Tarantino benim arzuladığım. Keşke oralara geri dönse…

Madem Django Unchained’ten bu kadar bahsettik, ikisini kıyaslarsak terazi kimden yana?

The Hateful Eight’i iki kısımda düşünmek istiyorum. Tıpkı Nymphomaniac 1 & 2 gibi. İlk kısmı sorunlarına rağmen muhteşem. Inglorius Basterds ve Pulp Fiction seviyesinde muhteşem. Hep buralarda gezin, canımı ye Tarantino seviyesinde muhteşem. İkinci yarı ise ne satıyorsan ben almıyorum Tarantino deyip kapıyı suratına kapamalık bir rezalet. Django Unchained için böyle bir durumdan bahsedemem. Django Unchained baştan sona, Leonardo DiCaprio’lu bölüm hariç, vasatlık abidesi. The Hateful Eight’in bir çuval inciri berbat etmesini affedemem. Django Unchained’i zaten ciddiye almadığım için terazi bence ondan yana.

4

Oyunculuklara değinirsek, ben yeteri kadar bir parıltı göremedim. Yani bu Tarantino filmi ben herkesin döktürmesini bekliyordum.

Şaka yapıyorsun herhalde. Tamam, buraya kadar filmi çoktan gömüp, kırkını okumuş olabiliriz de oyunculuklar konusunda ben oldukça pozitifim. Hatta film toptan kendini uçurumdan aşağı bırakmamış olsaydı yılın en iyi toplu performansları listemi zorlayabilirdi. Michael Madsen hariç gözüme batan bir şey olmadığı gibi kadronun geri kalanını da yerli yerinde buldum. Ama tabi görkem ve parıltı noktasında sana katılıyorum. Sadece Jennifer Jason Leigh’i çok ama çok beğendim. Walter Goggins’in varlığını hissettirmesi de güzel bir sürpriz oldu benim açımdan. Onun dışında herkesin kendine biçilen görevi hakkıyla yerine getirdiğini düşünüyorum. Göze hoş gelen bir futbol izlettirmediler belki ama oyunculuk anlamında maçı kazanmayı da bildiler bence.

Walton Goggins ve Jennifer Jason Leigh’i ben de beğendim. Ama nasıl diyeyim daha bir afili performanslar bekliyordum. Aşırı bir reaksiyon göstermedim, ki beklentim o yöndeydi.

Ama zaten benim Tarantino filmlerinden aklımda kalan, Pulp Fiction hariç yine, belli bir ya da iki ismin öne çıktığı ve geri kalanların da onlara ayak uydurduğu olmuştur. Belki buradaki problem filmin iki parlayan yıldızı Leigh ve Goggins’in Tarantino’nun eski filmlerindeki oyunculuklara kıyasla çok fazla öne çıkmamış olmaları gösterilebilir.

Yazılıp, çizildiği için sana da sormak istiyorum: The Hateful Eight’i cinsiyetçi veya ırkçı buldun mu?

Sinema ya da başka bir sanat eserini cinsiyetçi ya da ırkçı olarak nitelendirmek için bu yazılıp çizilenlerde olduğu gibi öğelerin geçerli olduğunu düşünmüyorum. Amerikan İç Savaşı sonrasında bir hikayeden bahsediyoruz, karakterlerin başka ne tavırlar sergilemesini bekliyorduk ki? Benim için bir eserin cinsiyetçi ya da ırkçı olması için bu tonda bir mesaj ve öğretiyi seyirciye geçirmeye çalışması gerekir. Ben burada böyle bir durum göremiyorum. The Hateful Eight’in öğretisi bu mu yani, onu mu söylemeye çalışıyor ırkçılık ve cinsiyetçilikten dem vuranlar. Alakası yok! Belli tarihsel ve mekansal bir bağlam var ve bu ırkçı ve cinsiyetçi öğeler de bu bağlamın bir gerekliliği. Gerçeklik algısından yemektense bu tip ithamlara maruz kalmanın evla olduğunu düşünüyorum ben.

Bana biraz karıştırılıyor gibi geliyor. Yani ırkçı söylemlerde bulunan bir karakter hikayeye dahil edildiğinde, bazen sanki yönetmen de bunu onaylıyor gibi algılanabiliyor. Kabul ediyorum Tarantino bazıları şeyleri sürekli tekrarlıyor. Ama zaten adamın olayı hep o değil miydi? Kaldı ki sinemasında çok güçlü karakterler yaratmış olan Quentin Tarantino’ya, cinsiyetçi olduğunu söylemek haksızlık gibi geliyor.

Tarantino ırkçı ya da cinsiyetçi olabilir. Bu konuda bir bilgiye sahip değilim fakat filmleri ırkçı ya da cinsiyetçi bir mesaj yaymıyor, bunları destekler bir tavır takınmıyor sadece ırkçı ve cinsiyetçi hikaye ve karakterler barındırıyor. Filmlerinden böyle bir çıkarım yapmak bana gülünç geliyor. Tabi ki burada şuna da değinmek lazım. Kullanılan dil, içerisinde yaşadığımız yapıyı anlama ve yeniden üretmede önemli bir araçtır; eleştirenler büyük ihtimalle bunu göz önünde bulunduruyorlardır ama şunu demek benim açımda yeterli: Tarantino böyle bir dil kullanıyor olsa dahi bu gerekli bir kötüdür, diğer türlü sanat eserinin otantikliğinden bahsedemezdik.

th8-ac-00031_lg

The Hateful Eight’in Oscar durumu nedir? Bildiğin gibi senaryoyu ıskaladı. En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Jennifer Jason Leigh), En İyi Özgün Müzik (Ennio Morricone), En İyi Görüntü Yönetimi (Robert Richardson) gibi dallarda adaylık aldı.  Oscar’a da değinelim, dedim.

Değinmeden olmaz. Ben de Sicario’nun müziklerini dinliyordum 🙂

😀 Bu kadar mı? Geçiyorum.

Ahhahah yok canım dur 😀 Morricone’nin bir ağırlığı var sonuçta ki ben müzikleri de beğendim aslında ama Tarantino’nun Golden Globes konuşması biraz şansını düşürmüş olabilir bence. Ne demek Mozart ve Beethoven ayarında? Severim ama o kadar da değil, Morricone’nin kendisi bile eğer duyduysa ufak at demiş ve utanmış olabilir bu söylemden. Görüntü yönetimine hiç şans vermiyorum. 70mm olayının teknik tarafını bilmediğim için bir şey söylemem pek doğru olmaz ama sadece iyi bir görüntü yönetimi olduğunu der geçerdim ben olsam, adaylık bile fazla bu durumda. Spotlight ve The Danish Girl’ü henüz izlemedim ve Alicia Vikander’in Ex Machina’yla aday edilmemiş oluşuna içerlemiş bir durumdayım ama şimdilik o kategoride Leigh’i destekliyorum fakat orada da Kate Winslet’ın adı öne çıkıyormuş gibi geliyor ki umarım yanılıyorumdur. Ve tabi ki senaryoya aday olamamasına da en az Steve Jobs’un senaryo ve Carol’ın da film ve yönetmen adayları arasında yer almaması kadar sevindiğimi söylemeliyim. (Bundan sonra acısız bir ölüm istemek bana lüks olur) 🙂

Tarantino iki film daha çekeceğini söyleyerek, sinemayı bırakacağını söyledi. Son iki filmiyle kendisinden bir başyapıt bekleyebilir miyiz? Ya da yeni filmleri sende bir beklenti veya heyecan yaratıyor mu? Şimdi bu soruya ben de cevap verebilirim. Sanırım kocaman bir HAYIR diyeceksin.

Bırak başyapıtı, gölge etmesin yeter. Her aşırılığıyla paçayı kurtarabileceği yanılgısından kurtulması ve ayaklarının yere basması lazım. Bu konuda psikolojik bir yardım alırsa ben de o zaman Tarantino’dan bir şeyler bekleyebilirim. Tüm bu süreç sarfında aşırı olumsuz konuşmuş olabilirim ama ondaki yeteneğe öyle kolayca kapıları da kapayamam. Belki gerçekleşmeyecek ve yine sinema salonundan kendimi sinirle dışarı atacağım filmler yapacak ama muhteşem birşeyler yapabilme potansiyeli Tarantino’dan gitmeyeceği için bu kez ne yapmış acaba diye bir bakacağım ama korkarım ki bendeki etkisi sadece bununla sınırlı kalacak ve kitleler kendisine methiyeler düzerken ben çoktan onun deli saçmalarına kulaklarımı kapamış olacağım ve sanmıyorum ama eğer sinemayı bırakırsa da en iyi ifadeyle renkli bir arkadaş olarak anacağım. 🙂

 

Not 1: Harun, röportajdan sonra Inglourious Basterds’dan Cat People sahnesini açtığını söyledi. Bakmayın öyle konuştuğuna, aslında o da Tarantino’yu seviyor.

Not 2: Ben Tarantino’yu çok seviyorum, vallahi seviyorum, evet.

Not 3: Tekrardan merhaba. Ben de Tarantino’nun son iki filmini merakla bekliyorum.

 

Yazıyı Paylaş