The Grand Budapest Hotel

Birinci ve İkinci Dünya Savaşı arasındaki buhran döneminde Avusturyalı yazar Stefan Zweig, Hitler’in baskıcı döneminin dünyaya verdiği elzem karşısında, ruhundaki tahribatın bir daha eskisi gibi olamayacağını düşüncesiyle, karısıyla beraber intihar eder. Stefan Zweig’in karamsar çalışmalarının ışığında The Grand Budapest Hotel’i yaratmaya çalışan Wes Anderson, iki savaş arası gerilimde -filmde de denildiği gibi- insanlık olarak bilinen vahşi mezbahada bir umut ışığı arıyor.

Digital Fusion Image Library TIFF File

Kurmaca bir ülke olan Zubrowka Cumhuriyeti inşa eden Wes Anderson, bu ülkenin dağlık bir bölgesinde olan The Grand Budapest Hotel’i kadrajına alıyor. Nevi şahsına münhasır M. Gustave ve onun hayatındaki insanları ele alan Wes Anderson hem sinemasının belli başlı maharetlerini kullanıyor hem de farklı dokunuşlarda da bulunuyor.

Sinemasının başat yönlerini bir kez daha öne çıkaran Wes Anderson bu sefer virajları biraz daha keskinleştiriyor. Yine tüm o mizah inceliklerine rağmen öyküde gerilim ve dramayı keskin fırça darbeleriyle aksettiriyor. Örneğin M. Gustave hapishaneden kaçtıktan sonra Zero ile buluşuyor ve ikisi arasında başlayan konuşma ağır bir drama dönüşebiliyor. Keza yine katil olan Jopling’in sahneleri ile diken üstünde duruyoruz.  Fakat tüm bu geçiş yoğunluklarına rağmen Wes Anderson seyirciyi sinemasından uzaklaştırmıyor; bilakis araya kattığı motivasyonlarla sinemasının büyülerini bir kez daha hatırlatıyor.

Film Review The Grand Budapest Hotel

Usta oyuncu Ralph Fiennes karakterinden aldığı ilhamla derinlikli, mizahlı yüklü ve zarif bir portre çıkarıyor. Zero karakterini canlandıran çocuk oyuncu Tony Revolori bizi pek şaşırtıyor. Bir kısmının Wes Anderson’ın daimi tayfasından olduğu Bill Murray, Jason Schwartzman, Tilda Swinton, Harvey Keitel, Edward Norton, Jude Law, Jeff Goldblum,  Willem Dafoe, Adrien Brody, F. Murray Abraham, Léa Seydoux, Owen Wilson, Saoirse Ronan ve Mathieu Amalric gibi büyük isimler irili ufaklı rollerle ekranda boy gösteriyor.

Ek olarak son yılların belki de en özgün ve verimli bestecisi olan Alexandre Desplat’ın şahane müzikleri kulaklarımızın pasını siliyor. Kendisine artık bir Oscar verilmesini de dört gözle bekliyoruz.

Özetle Wes Anderson “kendini tekrar edecek mi?” sorusuna bir kez daha “Hayır!” diyor. Dileğimiz her daim yüreğindeki sinemanın renkli coşkusu ölmesin.

4.5 Stars

 

Yazıyı Paylaş