Sinemanın Yalnız Karakterleri

Bu yıl Inside Llewyn Davis ve Frances Ha gibi filmlerle ilişkiler üzerine kaybeden, ikinci planda kalan karakterlerin öykülerini izledik. Bundan yola çıkarak bizde siz değerli okuyucularımız için bir özel dosya hazırlamaya karar verdik. Özel dosyamızın konusu, sinema tarihinde ilişkiler üzerine kaybetmiş karakterleri ele almak. Tabi bu dosyanın en güzel tarafı ise her bir karakteri farklı bir sinema yazarı veya bloggerı ele aldı. Dosyayı oluşturmama yardım eden Muhammed Ali Kavas’a ve iletişim kurduğum andan itibaren desteklerini esirgemeyen tüm yazarlara en içten dileklerimle teşekkür ediyorum.

Not 1: Karakterler alfabetik sıraya göre düzenlenmiştir.
Not 2: Yazarların isimlerinin yanındaki paranteze tıklayarak kişisel sitelerini ziyaret edebilirsiniz.

Bekir – Masumiyet/Kader

bekirZeki Demirkubuz, 1997’de Masumiyet’i seyirci önüne çıkardığı zaman, sadece yıllar boyu en iyiler listesinde yer alacak bir film yapmamıştı; aynı zamanda bizlere Türk sinemasının unutulmayacak karakterlerini de armağan etmişti. Bu karakterlerden biri, aşkın peşinde sürüklenen ve gittikçe aşkın yaşayan haline dönüşen Bekir’di. 2006’da aynı karakterlerin gençliğine dönen zaman dilimiyle Kader, Bekir’in aşkının filizlendiği günleri anlatmıştı bize. Bekir’in aşkı bir kader gibi alnına kendi elleriyle yazdığını görmüştük Kader’le. Uslanmaz ancak içten, yıkıp döken ama bir o kadar da naif bir aşkın aksi düşmüştü Bekir’in üzerine. Tek bildiğimiz, Masumiyet’e uzanan yolda Bekir’in hiçbir zaman Uğur’a uzanamayacağı, Zagor’un gölgesinin Bekir’i hiçbir zaman rahat bırakmayacağıydı. Öylesine sevdik Bekir’i. O, Uğur’u severken seyirci de Bekir’i sevdi. Onun altından kalkamayacağı ağırlığın altında ezilişini gördü. Belki masum sıfatını hiçbiri taşımıyordu ancak kaderleri bizlere hep içlerindeki yangını gösteriyordu.

Seçil Toprak (çerçeve)

 

Catherine Sloper – The Heiress

AdsızHenry James’in kusursuz romanı Washington Square’in başkahramanı aslında Catherine Sloper. Bugüne kadar beyazperdeye, televizyona ve hatta yakın bir zamanda da Jessica Chastain’in yorumuyla Broadway sahnesine uyarlanmış.Yalnızlığı gözlerinden okunan, hayatındaki tek bir insanı bile varlığıyla mutlu edememiş bir kadın Catherine. Dış görünüşü sebebiyle babası tarafından bile hor görülen, evde düzenlenen görkemli partilerde tek bir erkeğin dahi dikkatini çekemeyen bir kadın… Belki de tarihin en mahzun, en hüzünlü karakteri. 1949 tarihli The Heiress isimli muhteşem William Wyler filminde Olivia de Havilland’ın karaktere getirdiği yorumu unutmak imkansız. Sırf babasını haksız çıkarmak için flört ettiği Montgomery Clift tarafından yüz üstü bırakıldıktan sonra intikam alma sırası ona geldiğinde merdivenlerden ağır ağır çıkışı gözlerimizin önünden gitmiyor.

Umur Çağın Taş (Oscar Boy)

 

Dean – Blue Valentine

deanBlue Valentine’daki Dean’in hikayesi aslında oldukça trajiktir. Cindy’e o kadar aşıktır ki, farklı insanlar oldukları gerçeğini iş işten geçene kadar göremez. Ya da görmezden gelir. İliskilerinin gelişimi sırasında Cindy’nin ona uymayan dünyası Dean’e her şekilde zarar verir. Eski sevgilisinden dayak yemekten, kendine ait olmayan bir çocuğu kabul etmeye kadar başına gelmedik kalmaz ve o hala ortada yanlış bir şey olduğunu ne yazık ki yine göremez. En önemlisi de aslında Cindy’nin onu en az onun kadar sevmediği durumunun farkına varamaz. Sonuçta Cindy sonunda kabul edilmenin verdiği bir sıcak duygu beslemiştir Dean’e. Sonunda ise Dean hatadan cok geç olmadan dönmek yerine kendi hazin sonunu hazırlar ve Cindy’le evlenir. Yıkılmak üzere olan ilişkilerini toparlamak için elinden geleni yapan Dean’in kaçınılmaz korkunç sonu ise filmin mükemmel finaliyle zaten seyircinin içine işler.

Alp Turgut (Film Doktoru)

 

Doug – Alone With Her

dougSinema tarihi kuşkusuz kaybeden karakterlerle doludur fakat Alone With Her filmindeki Doug karakterinin bende yeri farklıdır. İçine kapanık, insanlarla iletişim kurmakta zorluk çeken ve sevgilisi olmayan Doug, ilişkisi olması için farklı bir metod geliştirir. Yolda dolaşırken aniden görüp hoşlandığı bir kızı takip edip evini öğrendikten sonra, kız evde yokken eve girerek kameralar ve dinleme cihazları yerleştirir. Böylelikle kızın hoşlandığı şeyleri, hoşlanmadığı şeyleri, en derin sırlarını öğrenir ve kız dışarıdayken tesadüfmüş gibi onunla tanışıp bu bildiği şeyleri kullanır. Kızın ilgisini çekmesine ve onunla arkadaş olmasına rağmen bunu ilişki boyutuna götürememesi işin ucunu cinayete kadar götürür. Saf sevgi arayışından sapıklığa kadar giden süreç içerisinde Doug, bir kaybeden iken yine kaybeden olmuştur. İyi niyetli, tek sorunu sevgi yoksunu bir adamdan ruh hastası bir sapığa dönüşür. Başladığı noktaya geri döner ve aynı metodu farklı kızlarda denemeye çalışır, fakat her seferinde kaybedecektir; çünkü hayat filmlerdeki gibi değildir.

Halil İbrahim Sağlam (Sinefilin Seyir Defteri)

 

Jay Gatsby – The Great Gatsby

Robert Redford in The Great Gatsby, 1974Amerikan edebiyatının devlerinden F. Scott Fitzgerald’ın ‘ölümsüz’ eseri ‘The Great Gatsby / Muhteşem Gatsby’, ‘muhteşem’ bir yalnızlık hikayesi sunuyor bize. ‘Caz Çağı’ olarak tanımlanan 20’li yıllarda yeni yeni filizlenen zenginliklerin belki de en abartılısını yaşayan Jay Gatsby, şanına yaraşır şekilde en görkemli ‘kaybeden’ olarak gelir bana. Fitzgerald’ın kendi gibi genç yaşta yok ettiği karakterinin aşkın izlerini takip edişinin ve son kareye kadar çırpınışının sinema tarihinde de yer edinmesi şaşırtıcı değil elbette. ‘Sonradan zengin’ Gatsby’nin, coşkuyla inşa ettiği dünyasındaki parıltılı çaresizliğinden kim etkilenmez ki!? Sahte insanlarla dolu sahte bir dünyada kazanma şansının olmadığını kavrayamayan Jay, görkemli dünyasında yaşattığı ve giderek büyüttüğü yüce aşkıyla beraber daha pek çok kez beyazperdeye uğrayacaktır eminim.

Hilal Çetinder (Film Makarası)

 

Leonard Kraditor – Two Lovers

Two Lovers movie image Joaquin Phoenix

İki kadın arasında kalmak… Naif ve içine kapanık Leonard’ın hissettikleri tam da buna benzer bir şeydir işte. Bir yanda evlenmeye hazırlandığı Sandra, diğer yanda esrarengiz komşusu Michelle vardır. Kendisine ilgisini gizlemeyen Sandra ile yakınlaşırken komşusunu da tanımak ister. Seven cazip gelmez, gizemli ve yasak kadın hep daha bir çekicidir. Kolay ulaşamadığı bu dişi girdap gibi içine çeker Leonard’ı. Genç adamın aklı başından gider onu tanıdıkça, her türlü çılgınlığı yapacakmış gibi gelir onun için. Michelle’e başkasından miras kalan kalp acısını kendisinin dindirebileceğini sanar. Olmayacak duaya amin demek için koşturur hayalinin peşinden, hüsranı görmezden gelir. Ancak kendini sevene de kapısını kapatamaz bir türlü. İki kadın arasında kalmak, sonunda yalnız kalmaktır bir bakıma…

Cem Erdoğ (PisPapaz)

 

Maria ‘Cabiria’ Ceccarelli – Le notti di Cabiria

cabiriaMaria Ceccarelli nam-ı diğer Cabiria, Federico Fellini’nin satırlardan ete kemiğe bürüdüğü en önemli karakterlerinden biridir. Daha filmin ilk dakikalarında kandırılmaya yüz tutmuş sahnesiyle bir kaybedene dönüşen Cabiria, filmin genelinde ilişkiler üzerine çizdiği çerçeveyle bocalamanın, çabalamanın ve umudunu kaybetmemenin üzerine adeta bir sembole dönüşüyor. Karakterin finalde ‘her şeye rağmen hayat devam ediyor’ etiketiyle perdeyi aydınlatması üzerine Giulietta Masina’nın harikulade performansıyla Cabiria ile karşılıklı gözyaşları dökmemek elde değil.

Faruk Songur (Buzdan Sinema)

 

Mary – Another Year

maryMutluluk paylaştıkça çoğalır derler. Yanımızdaki insanların neşesi bizim de neşemizdir bazen. Onları mutlu görmek yeter bizi mutlu etmeye. İnsanların hep beraber gülüp eğlenmesi, güzel vakit geçirmesi, hayatlarını birleştirebilecek birilerini bulmuş olmaları.. Ama bazen öyle anlar olur ki kıskanırız onları. Kendi hayatımıza dönüp bakarız sonra. Sahip olduklarımıza, olamadıklarımıza. Kendi mutsuzluğumuz tokat gibi çarpar yüzümüze. Hayatın kaybedenlerinden, arka planda kalmış insancıklarından bahsediyorum. Lesley Manville’in sinema tarihine adı altın harflerle yazılmayı hak eden harikulade performansıyla izlediğimiz Mary de onlardan biri. Aslında bizden biri. 40’lı yaşlarında pek arkadaşı olmayan, doğru düzgün araba kullanamayan, orta sınıftan bir sekreter.İçki bağımlısı hatta. Ve her şeyden önce “yalnız”. Her şeyin yolunda gittiği mutluluk numunesi Tom ve Gerri çiftine yakın olmaya çalışıyor. Mutluluğu başkaların mutluluğunda bulmaya çalışan biri. Ama olmuyor tabi. Mike Leigh’in ustalıkla kotardığı, bir yılı dört mevsimde izlediğimiz Another Year’da baharda cıvıl cıvıl olan Mary’nin kış yaklaştıkça gelen karamsarlığına, umutsuzluğa şahit oluyoruz. Ve finaldeki masa sahnesi. Herkes mutlu. İçkilerini yudumlarken sohbet ediyorlar. Kahkaha atıyorlar. Mary suskun, yalnız. Konuşmuyor. Sadece imrenerek izliyor. Herkes böylesine neşeliyken, her şey yolundayken nasıl böyle mutsuz olabildiğine şaşıyor.

Muhammed Ali Kavas (CineWorld)

 

Mavis Gary – Young Adult

“Everyone gets old. Not everyone grows up.”

mavis

Amerikan lise yaşamını konu alan filmleri izleye izleye varlığını kabullendiğimiz iki gruptur; kaybedenler ve popülerler. Popüler olanlar her şeyin merkezinde olmaya, ilgiyi üzerlerine çekmeye ve başarmaya o kadar alışkındırlar ki, hayatın gerçekleriyle yüzleşip bunların üstesinden gelemediklerinde karşılaştıkları başarısızlık duygusu çok daha büyük olur. Başarısız ve görünmez olmaya, kaybetmeye başlamak onları ilk-gençliklerindeki yıldızı parlak günlere geri dönmeye iter. Yaşlandıkça büyüyeceklerine, büyümekten korktukça çocuklaşırlar. İşte “Young Adult”ın kahramanı Mavis Gray, tam da böyle biri. Lise yıllarındaki popülerliği, yerini bir boşanma, alkolizm ve gölgede kalmasını zorunlu kılan bir işe (hayalet yazarlık) bırakmış. Her şeyini kaybeden Mavis de çareyi yuvaya dönmekte buluyor sonunda. Kolayca elde edebileceğini düşündüğü eski erkek arkadaşının evli-mutlu-çocuklu oluşunu görmek, daha da kaybettirmiş hissediyor ona. Lisedeki kaybedenlere daha yakın olduğunu, onu en iyi onların anladığının farkına varmak, daha da bitiriyor onu. Fakat Mavis’in Minnesota’da geçirdiği, bir ‘kaybeden’e dönüştüğünü kendinin de görmesini sağlayan, saçmasapan ve çocukça davrandığı günlerin gerekliliğini anlıyoruz filmin sonuna geldikçe. Çünkü görüyoruz ki, (tıpkı bu yıl Frances Ha ve Inside Llewyn Davis’te de gördüğümüz gibi) yeniden başlamak, büyüyebilmek ve “Life, here I come!” diyebilmek için en dibe kadar batmak şart.

Emre Eminoğlu (thebalkabaa)

 

Mikey Waters – My Own Private Idaho

“Yolun görünümünden nerede olduğumu her zaman bilirim.
Tıpkı daha önce buraya gelmiş olduğumu bildiğim gibi.”

“Buraya takıldım kaldım…”

mikeyMikey Waters ıssız bir yolun ortasında. Önü, arkası asfalt, ve alabildiğine uzanan çorak toprakların sarı kahve renkleri… Narkolepsi hastası Mikey yollarda çünkü annesini arıyor. Yollarda çünkü annesi gibi kendi de kayıp. Yaşlı adamların sapkın zevklerine hizmet ederek kazandığı üç beş kuruşla sokaklarda, inşaatlarda yaşıyor. Arkadaşları da kendi gibi kaybedenlerden kulübünden. Biri hariç. Scott Favor babasının mirasına konmak üzere olan zengin bir aile çocuğu. Kural tanımazlığı, babasına duyduğu nefreti yüzünden sokaklarda. Eğleniyor aslında. Zamanı gelince elini eteğini çekip gidecek. Umut verdiklerini arkasında bırakıp kabul görmüş, refah bir hayatı yeğleğecek. O kadar belli ki. Yine de bazen olmayacak şeyler peşinde koşarız ya, bazen hayatın bize daha fazla müsamaha göstereceğini düşünüp kanıveririz. Mikey de böyle yapıyor. Portland sokaklarının şairâne serserileri Mikey ve Scott. Önce arkadaş, sonra yoldaş… Anne arayışı, baba nefreti, aile sorgusu, birey olma sancıları ve hepsinden bağımsız, yollarda, kimsesizce yaşamak. Gerçek ile zihin oyunları arasındaki ince çizgide kült “kaybeden” Mikey Walters ve ona hayat veren yirmi üç yaşında aramızdan ayrılmış unutulmaz yıldız River Phoenix. Bence Gus Van Sant şaheseri My Own Private Idaho’da aşka farklı bir tanım yapıyor. Yalnızlığın ve dışlanmışlığın kutsal kitabında şiir de var ruha işleyen müzik de.

Ali Fuat Kısakürek (AFK)

 

Richie Tenenbaum – The Royal Tenenbaums

richieBildiğimiz anlamda bir kaybeden değil Richie Tenenbaum. Araba koleksiyoncusundan tenis ustasına evrilmesini de, her şeyden vazgeçip kendini okyanuslara vurmasını da birkaç saniyelik plan sekanslarla öğreniyoruz. Öte yandan hikayenin parçalarını birleştiren temel meselesi, evlatlık kız kardeşi Margot’ya duyduğu kendisine göre imkansız aşkı onu listeye yakışır bir aday haline getiriyor. Sırasıyla saçlarını, sakallarını ve bileklerini kestiği Elliot Smith destekli banyo aynası sahnesi pembe şekerli renklerine rağmen “Tenenbaum Ailesi”nin aslında ne ile ilgili olduğunu hatırlatıyor; ilgisiz ebeveynler, boyumuzdan büyük idealler, büyük kayıplar, kaçıp giden ihtimaller, yanlış evlilikler, ilişkiler ve imkansız, çaresiz, kurşun gibi ağır bir aşk hikayesi… Finale doğru Ritchie’nin aşk hayatında bir şeyler yoluna girer gibi görünse bile, arzu nesnesinin Margot Tenenbaum olduğunu düşünürsek hikayenin Richie’nin yollarına gül dökerek devam edeceğinden çok da emin olamıyoruz.

Seda Artar (talk is fine)

 

Tom – (500) Days of Summer

500-days-of-summer-15Sinemanın yalnız ve ilişkiler üzerine kaybetmiş karakterlerini gözümüzden bir film şeridi gibi geçirmeye başladığımız zaman bir yerlerde sempatik, ilişkisini neden kaybettiğini bile bilmeyen bir genç belirir: Aşkın (500) Günü’nün Tom’u…
Geçmişini çok bilmesek de Amerikan liselerinin popüler çocuklarından olmadığı her halinden belli olan Tom’un belki de ilk aşkının hikayesi olan film, bir aşkın mutluluğunu ve huzurunu barındırıyor olmasına rağmen sonunda yalnızca buruk bir mutluluk hissiyle baş başa bırakıyor. Seyrederken Tom’u alıp “gel kardeş seninle birer duble rakı içelim de dertleşelim” diye hissedip “hadi oğlum yapma sen daha iyilerine layıksın.” dememek imkansız. Belki açık sonuyla mutluluğu bir kez daha yakaladı Tom ama bizim için hep o mutsuz, kırılgan çocuk olarak kaldı…

 Utku Ögetürk (Filmloverss)

 

Yazıyı Paylaş