Sinemanın Gizli Hazineleri

Birkaç ay önce “Sinemanın Yalnız Karakterleri” özel dosyamızla sitemizde birbirinden değerli bloggerları toplamıştık. Yine aynı fikirden yola çıkarak bu kez sinema külliyatında geri planda kalmış, gerektiği değeri görememiş filmleri bloggerlarımıza sorduk. Ve ortaya hoş bir seçki çıktı. Kanımca çoğu seyirci dosyada kendi zevklerine göre bir şeyler bulacaktır. Dosyaya katılan bütün arkadaşlarıma buradan bir kez daha canı gönülden teşekkür etmek istiyorum. Ayrıca iş yoğunluğu veya özel sebeplerden dolayı aramızda olamayan arkadaşlarımızla da başka dosyada görüşmek dileğiyle.

  • Filmler alfabetik olarak sıralanmıştır.
  • Yazarlarımızın isimlerine tıklayarak kişisel sitelerini ziyaret edebilirsiniz.

 

11:14

1114

Heyecandan gözlerinizi bile kırpamayacağınız bir maceraya hazır mısınız? Olay kurgusunda harikalar yaratan 11:14, işte böyle sürükleyici ve eğlenceli bir akış vadediyor izleyicisine. Kariyerinde sadece 3 film çekmiş olan Greg Marcks’ın yönetmen/senarist olduğu yapımda hiçbir şey göründüğü gibi değil.

Filmimiz, saat tam 11:14’ü gösterirken yayaya çarpan bir arabanın kazasıyla açılıyor. Oldukça masum duran bu kaza buz dağının görünmeyen tarafına yapılacak benzersiz bir yolculuğu da çaktırmadan başlatmış oluyor. Aslında tüm hikaye örgüsü aynı dakikalarda gerçekleşen ve birbirinden alakasızmış gibi gözüken olayların birbirini tetiklemesiyle meydana geliyor. Açılıştaki kaza da onlardan sadece biri. O gece farklı kişilerin başından geçen olaylar birbirini öyle güzel etkiliyor ki ortaya karmaşık ve tadından yenmez bir macera çıkıyor. Yaşananları 5 farklı perspektiften defalarca izlediğimizde hikayeyi kurgulayan Marcks’ın zekasına hayran kalıyoruz. İki Oscarlı Hilary Swank, 2009’da kaybettiğimiz Patrick Swayze, Rachael Leigh Cook ve Henry Thomas bu başucu filminin kahramanlarından sadece birkaçı.

11:14, kara mizaha bulanmış farklı tarzına rağmen yeterli ilgiyi görememiş bir hazine olarak izleyicisini bekliyor.

Cem Erdoğ (PisPapaz)

 

Cashback

cashback

Bir Indie film hastası olarak izlediğimde müthiş hissettiğim filmlerden biridir Sean Ellis’in Cashback’i. Geçtiğimiz sene Metro Manila ile adından söz ettiren Ellis’in ilk uzun metraj filmi 2006 yapımı Cashback. Kız arkadaşı Suzy’nin kendisindan ayrılmasından sonra bunalıma giren, ne yaparsa yapsın Suzy’i aklından çıkaramayan Ben, yaşadığı insomnia sebebiyle bir süpermarketin gece vardiyasında ise başlar. Tek isteği bir an önce Suzy’i unutmaktır. Bunun ilacının da zaman olduğunun bilincindedir. Fakat ne yaptıysa fayda etmez. Zamanın çabuk geçmesini sağlayamayan Ben, bir müddet sonra tam tersini hayal etmeye başlar. (Zamanın durdurduğunu, fakat buna rağmen özgür olup insanların haberi olmadan istediğiniz gibi hareket edebildiğinizi düşünün…) Markette yeni işe başlayan Sharon’ın da yardımlarıyla bir süre sonra normal hayata dönmeye başlayan Ben, bir akşam gittiği ev partisinde eski kız arkadaşıyla karşılaştığında işler tamamen değişecektir.

Senaryo, daha önce görmediğimiz hiçbir yenilik getirmemesine karşın filmi bu denli içten ve güzel yapan yegane şeyin filmdeki kamera kullanımı olduğunu düşünüyorum. Defalarca kez izlemiş olmama rağmen ara sıra açıp izlemek hala keyif veriyor bana. Cashback, herkesin kendinden bir şeyler bulacağı, gizli saklı kalmış bir cevher adeta.

Umut Çelik (Sinedrama)

 

El Cid

el cid

Charlton Heston gibi efsanevi bir oyuncuyu tam anlamıyla keşfetmeye başladığım zamanlarda rafta bulunan bir DVD dikkatimi çekmişti. Koskoca harflerle Heston’ın adını yazan bu film eski epik filmlere ait o etkileyici kaplarından birine sahipti. “Ben-Hur” (1959) ve “The Ten Commandments / On Emir” (1956) gibi filmlerini hayranlıkla izlediğim Heston’ı bir epik filmde daha izleme fikri o kadar ağır bastı ki filmi hiç düşünmeden aldım ve ön kapağında Martin Scorsese’in filmle ilgili yazısı gözüme çarptı. “Sinema tarihinin en iyi epik filmlerinden biri.” diyordu usta yönetmen. Bu filmin adı eski İspanyol kahramanı El Cid Rodrigo de Vivar’ın hayatını anlatan 1961 yapımlı “El Cid”di. “Spartacus”a (1960) Stanley Kubrick getirilmeden önce filmin yönetmenlik koltuğunda oturan Anthony Mann’ın başladığı işe burada devam ettiğim “El Cid”, mükemmel yönetimi ve Charlton Heston’ın bir başka güçlü performansıyla Hollywood’un saklı cevherlerinden biri. 182 dakikalık uzun süresiyle seyirciye dört dörtlük bir epik seyir keyfi sunan filmde kostüm tasarımından sanat yönetimine her şeyin detayına kadar işlendiğini söylemeye bile gerek yok. Heston ve Sophia Loren’in uyumlu kimyasıyla imkansız bir aşk hikayesini tüm tutkusuyla elen alan filmin bünyesinde barındırdığı onur, gurur ve şeref temaları filmin bel kemiği niteliğinde. Filmin müzikleri ise enfes. Hatırladıkça tüylerim diken diken olan bu filmi bu kadar erken keşfettiğim için çok şanslı olduğumu düşünüyorum. Keşke Hollywood da zamanında değerini bilseydi. Gerçi böyle olması daha güzel, sonuçta saklı şeyleri bulmanın verdiği keyif her zaman bir başkadır.

Alp Turgut (Film Doktoru)

 

Freaks

freaks

Tod Browning’in bir anlamda kariyerine mal olan Freaks (Ucubeler), çekildiği  yıldan itibaren çevresinde tartışmalar koparmış, sansürlenmiş bir film. Hatta gösterimi hakkında çeşitli söylentiler de mevcut. Bir anlamda sinema tarihinin lanetli filmlerinden biri kıvamına gelmiş bir film. Odağına aldığı “istenmeyenler” ve onları “istemeyenler”e karşı sivri söylemler de barındırıyor film. Dönemini düşündüğümüzde elbette star sistemini şekillendirmeye başlamış bir endüstrinin içinde pek ayrıksı duruyor. Kendi gibi olmayana bakış ve hükmediş hakkında didaktik söylemler de barındıran Freaks’in iktidar ve güç üzerine düşünce geliştirdiğini de söyleyebiliriz. Filmin sansürlenerek 64 dk kadar bir süreye indirilmesi bazı alanlarının eksik kalmasına sebebiyet verdiği söylenir hep. Lanse edildiği gibi bir korku filmi olmaktan çok dram öğeleri barındıran Freaks’in tozlu raflar arasından çıkartılması gerek.

Seçil Toprak (çerçeve)

 

Interstate 60: Episodes of the Road

interestatal

Interstate 60’ı, senaristliğini ve yönetmenliğini Back to the Future’ın senaristi Bob Gale’in yaptığı fantastik bir “yol” filmi diye tanımlayabiliriz. Fakat bu tanımın altına baktığımızda karşılaşacağımız şey akıllardan kolay kolay çıkmayacak bir kendini bulma öyküsü bana göre. Filmde, ana karakterimiz Neill’ın hayatını daha anlamlı kılmak için arayış içine girdiği bir dönemde hayali kahraman O. W. Grant ile tanışması ve ardından Magic Ball 8 in yol göstericiliği sayesinde eşi benzeri az rastlanır bir yolculuğa çıkışına şahit oluruz. Bob Gale bu yolculuğu doğu öğretileri ve batı masalları ile sentezlenmiş bir senaryo ile bize aktarır. Hayatta tercihlerin ne kadar önemli olduğu, insanın başkası için değil de kendisi için yaşaması gerektiği, gerçek aşkın hiç beklediğimiz bir anda gelebileceği… Bunlar filmin bize hatırlattığı, düşündürttüğü şeylerden sadece birkaçıdır. Ayrıca Gary Oldman, Christopher Lloyd,  Michael J. Fox, Chris Cooper, James Marsden ve Amy Smart’dan oluşan oyuncu kadrosunun keyifli performansları da filmin değerine değer katar.

Murat Karakuş (Filmloverss)

 

Mannen som elsket Yngve

Mannen som elsket Yngve

“Benim adım Jarle Klepp, ve ben bir hayat istiyorum.”

Yalnızlığın, farklılıkların, büyümenin zorluklarının ya da  kalp kırıklıklarının darbeleriyle gelişen ilkgençlik hikayeleri, özellikle bağımsız sinemanın en sevdiği konulardan… Stian Kristiansen, uzun metrajlı ilk filminde 1989’a, fonda yıkılmakta olan bir Berlin Duvarı’nın olduğu yıllara götürüyor bizi ve Jarle’nin büyümesine neden olan birkaç ayı anlatıyor. Jarle, dünyada gelişen politik olaylardan ve okulun sıkıcılığından; ama daha çok hiç gerçek bir arkadaşı olmamış olmasından, ve hiç seks yapmamış olmasından rahatsız. Yıllardır hayalini kurduğu dostlara ve kız arkadaşa rock müzik ve kurduğu müzik grubu sayesinde kavuşuyor Jarle. Fakat sınıfa yeni gelen Yngve adındaki çocuk, onu bambaşka bir insana dönüştürüyor, isteklerini, arzularını ve hatta müzik zevkini sorgulamasına neden oluyor. Berlin Duvarı ile beraber kendi duvarları da yıkılırken, aynı anda hem bir kıza hem de bir erkeğe aşık olan Jarle kendisiyle, kalbiyle ve çevresiyle yüzleşiyor. Sempatik oyuncuları, eğlenceli müziklerle bezeli soundtrack’i ve başarılı büyüme hikayesiyle Kuzey Avrupa sinemasının hazinelerinden “Mannen som elsket Yngve”.

Emre Eminoğlu (thebalkabaa)

 

The Misfits

the misfits

Klasik sinemanın büyük üstadı John Huston’ı daha çok ilk filmi The Maltase Falcon, The Treasure o Sierra Madre ve The African Queen gibi filmleriyle tanıyoruz. Ancak 1961 tarihli The Misfits, Huston’ın belki de en iyi filmidir. Yıldız oyuncu kadrosunun (Marilyn Monroe, Clark Gable, Montgomery Clift ve Thelma Ritter) filmin çekimlerinden sonra -zaman içinde- sırayla ölmesi The Misfits’in lanetli film olarak yorumlanmasına sebep oldu ama filmin hiçbir zaman hak ettiği değeri görmediğini düşünüyorum. 5 karakter etrafında şekillenen The Misfits’te Huston, özgürlük kavramını merkeze alarak bu karakterler üzerinden insani değerleri ve değişen zamanın değiştiremediklerinin altını çiziyor. 60’lı yıllar Amerika’sının bir portresini çizen Huston, köpek maması yapılmak için yakalanan Mustang cinsi atların bir hiç uğruna öldürüldüğü düzeni eleştiriyor ve bunu da öyle bir sinema diliyle anlatıyor ki, ortaya hafızalardan çıkmayacak bir sanat eseri çıkıyor.

Serdar Durdu (Bir Zamanlar Sinema)

 

Naked

naked

Bugün özellikle senarist kimliği ile büyük saygı uyandıran İngiliz sinemacı Mike Leigh’in uluslararası arenada tanınırlığını sağladığı Naked (Cannes’da Leigh’e en iyi yönetmen ve filmin başrol oyuncusu David Thewlis’e en iyi erkek oyuncu ödülü getirmiştir.) yoğun ve bulanık düşünce yapısına ek, sinemasal anlatımı ile de ana akım seyircisine uzak bir iş olarak resmedilebilir. Leigh, bir sokak arasında tecavüz ettiği kadının erkek hısımlarının şerrinden Londra’ya kaçan Manchester’lı Johnny’nin başıboş macerasının izini sürer gibi görünür ama asıl yaptığı Batı toplumunun pesimist bir kadercilikle, nihilist ve post-postmodernist bir eleştirisidir. Filmin belkemiğini oluşturan zekice diyalogların satır aralarına gizledikleri ile de yönetmen, seyirciyi entelektüel bir uçurumun kıyısına getirmektedir. Sıradan kalabalıkların dışarıda bırakıldığı, buna karşılık alışılmışın dışında, çokça da cinsiyetçi, alt tabakalardan leş kargalarının servis edildiği filmin metni, insana üzerinde düşünmeye değer uçsuz bucaksız bir alan vaat etmektedir. Leigh, zincirlerinden kopardığı yaratıcı düşüncesini önümüze zihinsel bir mastürbasyon yapmamız için bırakmaktadır ve yarattığı karakter Johnny, aynı anda hem Faust hem de Mephisto’nun tek bir bedende hayat buluşunun bir resmidir. Tüm bunlar bir araya geldiğinde Naked, bir izlence olarak değil, bir medeniyetin damıtımı olarak, aslen filmin 131 dakikalık süresinden sonra hayat bulmaktadır. Ayrıca Leigh, böyle güçlü bir anti-kahraman hikayesinde hafızalara Johnny ile güvenlik görevlisinin bir tiyatro sahnesini andıran, o muazzam, karanlık sekansını da kazımaktadır. Şüphesiz, seyirci bu zamansız klasiği bahsi geçen sahnenin gücü ile hatırlayacaktır.

Harun Acar (4/4)

 

Some Kind of Wonderful

some kind of wonderful

80’li yıllara damga vurmuş John Hughes’un nostaljik etki konusunda muadillerini yanına yaklaştırmayacak bir başarıyla ürettiği pek çok gençlik filmi hayranları için vazgeçilmez filmler. Öyle ki bizdeki Hababam Sınıfı gibi hiç eskimiyorlar. Genç kalbin evrensel değerlerini Hughes kadar içten yansıtanı yok. Filmografisini bir gençlik hezeyanı döneminde tamamladığım için şimdi bir kenarda dinleniyorlar. Biliyorum ki (özellikle) yaş ilerledikçe gençliği yâd etmek, ilk aşk hülyalarını, büyüme sancılarını damarlarıma tekrar zerk edebilmek için onlara döneceğim. Gülümseyip, göz yaşartarak içimi ısıtacağım. İlaçlarım onlar benim.

Some Kind of Wonderful John Hughes’un ilk etapta karşınıza çıkan işlerinden değil. Bir kere kendisi yönetmemiş bu filmi. Ama kalemiyle yarattığı dünya yeter. Sixteen Candles, The Breakfast Club, Weird Science, Ferris Buellar’s Day Off, Pretty in Pink 80’lerden bize kalan tükenmeyen şekerlemeler. Some Kind of Wonderful, Hughes hayranlarının sevgilisi Molly Ringwald’u içermediğinden olsa gerek pek bilinmiyor. Ama diğerlerinden hiçbir eksiği yok. Bir aşk üçgeni, sevgi-dostluk gelgitleri, farklı olmanın kabulü ve bu kabulle gelen ödül. Bu ödülün değeri ne aşkla, ne arkadaşlıkla biçiliyor. Hayattaki en önemli şey: kendin olmak ve kendin olmaktan mutlu olmak.

Ali Fuat Kısakürek (AFK)

 

Walkabout

walkabout

İnsanoğlu üzerine belki de en önemli söylemlerden biridir Walkabout. Daha çok Don’t Look Now ile tanıdığımız Nicolas Roeg’un harmanladığı bu öyküde, iki kültür arasındaki mozaikte ordan oraya savruluyoruz. Roeg daha filmin ilk karesinde kent yaşamının yoğunluğunun ve uğultusunun üzerimize nasıl çöktüğünü resmediyor. Onca negatif enerjiye maruz kaldıktan sonra kamerasını doğaya yönelten usta yönetmen adeta damarlarımıza panzehiri enjekte ediyor. Aborjinleri öyküye dahil eden film, iki kültür üzerinden evrensel çıkarımlarda bulunuyor. Yaşam tarzları, inanışları ve dilleri ne kadar farklı olsa da karakterlerin bir süre sonraki uyumuna kapılıp gidiyoruz. Filmin jeneriğinin akmaya başlamasıyla yaşadığımız duygu karmaşası karşısında kelimeler kifayetsiz kalıyor.

Yerinde metaforlarla filmi süsleyen Nicolas Roeg’un, kariyerinin büyük bir bölümünü görüntü yönetmenliğine adamışlığı filmin her karesinde hissediliyor. Her ne kadar Roeg’tan dolayı film bilinse de hakkettiği değeri aldığını düşünmüyorum. Bu ustalık dönemi eserinin yaratıcı ahengi sizi de etkileyecek, tema müziği bir ömür boyu kulaklarınızı mest edecektir.

Faruk Songur (Buzdan Sinema)

 

Yazıyı Paylaş