Nymphomaniac

Her yeni filmiyle beraberinde bolca tartışmalar getiren Lars von Trier’in son filmi Nymphomaniac, beklenildiği üzere büyük tartışmalara yol açmış, ülkemizde gösterimi yasaklanmış, Shia LaBeouf’u “I am not famous anymore” sendromuna kadar götürmüştür. Bu denli üzerinde hunharca tartışabileceğimiz bir film üzerine ben de elimden geldiğince bir iki kelam edeceğim.

Nemfomanyak kelime olarak “aşırı cinsel arzu gösteren dişi” anlamına gelmektedir. Lars von Trier’in sekiz bölümde anlattığı Nymphomaniac, bir kadının çocukluk döneminden başlayıp yetişkinliğine kadar ki farklı hayat hikayesini anlatıyor.

1

Bir nemfomanyak ve aseksüel bir erkek üzerinden denklemler çıkarmaya çalışan Nymphomaniac’le, Trier’in “bakınız entelektüel birikimlerim” ritüelinin enkazı altında kalıyoruz.  Joe ve Seligman’ın ilk dakikalardan itibaren kurduğu samimi bağın inandırıcılığı konusunda herhangi bir şüpheye düşmüyoruz. Nitekim bu samimiyetin etkisinde peşi sıra başlayan Joe’un hayatına farklı bir pencereden bakma seanslarına pür dikkat kesiliyoruz. Lakin bir süre sonra Trier’in Fibonacci ve Bach’le başlayan bilim ve sanat bombardımanıyla,  hikayeye nereden bakarsanız bakın ‘modifiyeli/yamalı’ görüntüsüne şahit oluyoruz. Özellikle Seligman’ın her şeyi bir kılıfa sokma çabası bu işin tuzu biberi oluyor. Trier’in koskocaman bir hikayenin, tüm kısımlarını metafora dönüştürme işlemi ‘evdeki hesap çarşıya uymadı’ misali tüm yapaylığıyla ortada öylece kalıveriyor.

2

Alt metinlerine binaen ‘kadına karşı nefret’ söylemleriyle hep suçlanan Trier’in söz gelimi sarsıcı hikayesi, önceki filmlerine kıyasla bünyelerde tahrip edici bir iz bırakamıyor. Özellikle seks doyumsuzluğunun mazoşist bir noktaya kadar geldiğini düşünürsek beklenen tesirin yaratılmaması başka bir sorunsala yol açıyor.

Ramsteinn’ın Führe Mich(Yol Göster Bana)’i ile merakımızı cezbeden bir giriş yapan Lars von Trier ilk bölümün önemli bir kısmına kadar seyircinin ilgisini ayakta tutmaya başarıyor. Fakat bir süre sonra zaman, Nymphomaniac’ı korkulu bir kabusun eşiğine getiriyor. Geçen her saniye filmin lehine işliyor, iyiden iyiye senaryo kendi içerisinde boğuşmaya başlıyor. Bir süre sonra sabrımızı tartmaya başlayan filmin ilk bölümü bunun altında fazla ezilmeden bitiyor. Gel gelelim ikinci bölüme… Giderek daha içsel bir yolculuğa yelken açan Lars von Trier bütün kozlarını ortaya koyuyor. Fakat hikaye öyle bir tekdüzeliğin dibine vuruyor ki Trier’in ne sert sineması(!) ne de depresif atmosferi seyirciye sökmüyor. Hele dillere destan bir finali yok mu? Bütün o tantanadan sonra ancak bir film bu kadar ucuz bitirilebilir.

Velhasıl, Lars von Trier hala bildiğimiz Lars von Trier gibi. Fakat  Nymphomaniac’ı umduğumun tersine soft buldum. Oysa ki Lars von Trier’den provakatif bir anlatım ve bizi her karede sarsan bir film beklerdim. Kısaca 12 Years a Slave’de McQueen adına neyi hissettiysem bir benzerini Trier’in Nymphomaniac’ı için yaşadım.

3.0 Stars

 

Yazıyı Paylaş