Nightcrawler

Kevin Carter’ın hikayesini herkes bilir. Sudan’da açlıktan ölmek üzere olan küçük bir kızı ve yanında bekleyen bir akbabayı kadraja alır. İstediği fotoğrafı alan Carter, küçük kıza yardım etmeden olay yerinden ayrılır. Söylediğine göre akbaba oradan uzaklaşmış fakat kızın birkaç kilometre ötedeki Birleşmiş Milletler kampına ulaşmasını da sağlamamış. Fotoğraf Pulitzer Ödülü’nü kazanır. Ama Kevin Carter eleştirilerden kurtulamaz. Bu olaydan etkilendiği düşünülerek intihar ederek yaşamına son verdiği düşünülür.

NIGHTCRAWLER

Aslında o dönem Kevin Carter’ın yaşadığı fotoğrafı yakalama transına günümüzde sık sık rastlamaya başladık. Dünya’nın herhangi bir yerinde bir kaza, doğal felaket veya şiddet olayında bireyin yaptığı ilk hamlelerden biri kameraya ya da telefona sarılmak oluyor. O an kadrajdan daha önemli bir şey de kalmıyor. Robotlaştığımız üzerine herkesin dem vurduğu ama kimsenin ekrandan kafasını kaldırmadığı bugünlerde sanırım ciddi anlamda insani birtakım özelliklerimizi kaybediyoruz. Ya da artık derdimizi böyle anlatabiliyoruz. Herhalde artık birisinin ilgisini çekmek için ya mesaj atmak ya da bir video göstermek gerekiyor.

Vaziyet böyleyken Nightcrawler’ın insan doğasının bu başat sorunlarını ete kemiğe bürümesine yabancı kalmıyoruz.  Ve temel anlamda sorduğu bir soru var: “Ne kadar ileri gidebilirsiniz.” Elbette filmin başkarakteri Louis Bloom için bu sorunun bir sınırı yok. Daha doğrusu Louis Bloom kendi hedeflerini kendi belirleyen ve bunun doğrultusunda sınırlarını çizen bir kişilik. Buna istinaden karakterin sosyopat olması bütün ahlak zincirlerini yerle bir ediyor. Dolayısıyla sokaklarda görüntü yakalayan ve tamamıyla manipülasyonlarla kaderini tayin eden Louis Bloom medyaya olması gereken ‘ahlaki’ materyali değil kitleleri peşinden sürükleyecek olanı veriyor. Tabii ki Bloom, medyanın bu yöndeki talebini karşılıyor. Fakat karakter olarak hep yönlendirilen değil yönlendiren oluyor. Doğal olarak medya ve seyirci arasındaki çarkın nasıl döndüğüne de aracılık ediyor.

Nightcrawler-ReneRusso-sitting on desk

Elbette Nightcrawler en başından itibaren taşın altına elini sokuyor. Medyanın sipariş usulü çalışma mekanizmasını eleştirirken aslında seyircinin de ağzının payını alacağı arz talep meselesini gündeme getiriyor. Dolayısıyla inceden toplumun kendi canavarını kendi yarattığına dair bir gönderme var. Louis Bloom bunu bir fırsata çevirerek ‘kirli’ yükselişini sürdürürken, kitleler bu çarpık düzenin bir çarkı haline geliyor. Bu kadar iddialı çıkarımlarda bulunan Nightcrawler’ın her şeyi ekonomik anlatabilmesi önemli bir detay. Olayı suyunun suyu kıvamına getirmeden tüm meramını bize aktarabiliyor.

Son zamanlarda doğru seçimleri nedeniyle en heyecan verici aktörlerden birine dönüşen Jake Gyllenhaal sakin, zeki ve ürkütücü Louis Bloom karakterini iyi yorumluyor. Bana kalırsa 2014’ün en iyi oyunculuklarından biriydi. Keza Rene Russo da aynı şekilde başarılı.

Tony Gilroy’un kardeşi Dan Gilroy’un ilk yönetmenlik denemesi. Hikaye kendisine ait. Bir ilk film adına oldukça heyecan verici ve doyurucu bir iş Nightcrawler. Temennimiz Gilroy’un nice böyle filmlere imza atması. Yılın en kıymetli işlerinden biri.

5.0 Stars

 

Yazıyı Paylaş