Me and Earl and the Dying Girl

Blogta coming of age öykülü filmlere fazlaca yer vermem nedeniyle bu tür yapımları ne kadar çok sevdiğimin herhalde farkındasınızdır. Son birkaç senedir bu anlamda baya güzel yapımlarla haşır neşir olduk. Bu türün son mahsülü Me and Earl and the Dying Girl’ü bu denli beğeneceğim aklımın ucumdan dahi geçmezdi. Günün bütün sıkıcılığıyla debelenirken öylesine açmış olduğum Me and Earl and the Dying Girl’e resmen dibim düştü. Hatta şöyle yazayım: BA-YIL-DIM!

sadddddddddddddda

Pek mutsuz olan Greg, annesinin zorlamasıyla okulda çok bir muhabbeti olmayan Rachel ile arkadaşlık kurmak zorunda kalır. Buna karşı Rachel’ın da Greg’in bu acıma piyesine katılmaya hiç gönlü yoktur. Nihayetinde ikisi de samimi bir şekilde bunu dile getirerek sadece bir gün üzerine anlaşırlar. Ama ikisi de hiç ummadığı kadar derin bir arkadaşlığın temelini atmıştır.

Hemen şunu kabul edeceğim: Me and Earl and the Dying Girl daha önce izlemediğimiz herhangi bir şeyi işlemiyor. Nitekim The Fault in Our Stars’ın ucu ucuna değen bir benzerliğinden dem vuranlar da olacaktır. Evet, Me and Earl and the Dying Girl’ün tahmin edilebilir bir senaryosu da var. Peki ben bu filme neden kayıtsız kalamadım? Her şeyden önce filmden akıp taşan bir samimiyet var. Konu gereği ağır bir dramın eşiğinde olması gerekirken yeri geldiğinde ölümü bile dalgaya alan o cesareti, sanki bir Wes Anderson filminin içindeymişiz tatlılığındaki kurgusu, filmin paçalarından akan o sinema yanı dört bir yanımızı sarıyor. Bir yandan Godard’a, Truffaut’a, Scorsese’ye, Kubrick’e giden selamlar bir yandan kulağımızda Georges Delerue ve Ennio Morricone. Kısacası Me and Earl and the Dying Girl bir büyü misali.

Me and Earl and the Dying Girl Cooke Mann

Film, izleyiciye çok tanıdık duygular yaşatıyor. Zorlu bir arkadaşlık süreci, kırılmalar ve ‘birbirine iyi gelen karakterler’ mevzularının hepsi çoğu coming of age filminin fıtratında olduğu gibi burada da geçerli. Ama yukarıda da biraz değindiğim gibi tüm bu süreçleri ağır bir dramaya çevirmiyor. Elbette çokça duygulandırıyor. Ama bunu gözümüze sokmuyor, bir şeyleri dayatmıyor. Kanımca bu yüzden The Fault in Our Stars’tan sıyrılıp yüreğimizde bir yer edinebiliyor.

Ben oyunculardan Olivia Cooke’a değinmek istiyorum. Şimdiden benim için bu yılın en güzel mucizelerinden biri olmayı başardı. Bu kadar içten ve tatlı olabilen performansını hala üzerimden atamadım.

Filmi özetlersek Alfonso Gomez-Rejon bilindik argümanları ekonomik kullanarak kanımca oldukça sağlam bir işe imza atmış. Herkesin kolaylıkla adapte olabileceği ve sevebileceği bir film. Benden size söylemesi: Siz siz olun bu filmi kaçırmayın.

4.0 Stars

 

Yazıyı Paylaş