Le procès: Korku Çağı

Not: Spoiler içerir.

“17. Yüzyıl, matematiğin çağıydı, 18. yüzyıl doğa bilimlerinin, 19. Yüzyıl ise biyolojinin çağıydı. Bizimkisi, yani 20. yüzyıl ise korkunun çağıdır.”

Albert Camus

“… dahası o korkudan oluşuyorum ve o korku, benim en iyi yanım.”

Franz Kafka

Ölümüyle birlikte eserlerinin yok edilmesi için vasiyette bulunan Franz Kafka’yı bu kadar usta bir kaleme dönüştüren ve üzerinden bu kadar zaman geçmesine rağmen onu evrensel kılan tek şey kendisinin de büyük bir cesaretle yüzleştiği korkunun kendisidir. Nitekim eserlerini yoğuran ve onları ete kemiğe bürüyen yine bu korkunun yarattığı kelebek etkileridir. Kimi yerlerde Kafka’nın paranoya dönüştüğünü hissettiğimiz bu yanının en canlı örneklerinden biridir, Dava romanı. Tıpkı Dönüşüm eserindeki gibi Franz Kafka bir sabah Josef K.’yı uykusundan uyandırarak o küçük dünyasını tüm dekoratifini yeni baştan tasarlamaya başlıyor. Josef K. sabah uyandığında tutuklandığını öğrenir. Fakat bu tutuklamanın ne nedeni, ne kim tarafından yapıldığı bellidir. Bu tutuklanma bir alıkonma meselesi değildir. Josef K. günlük yaşamına devam edebilmektedir. (!) Yalnız ara ara katılması gereken duruşmalar vardır. Tüm bu deliliğin, bilinmezliğin ve kaosun içerisinde Josef K.’nın eskisi gibi olması mümkün değildir. Toplumun sıradan bir bireyidir. Ama artık kendisi gibi birçok kişinin de bulunduğu bir toplumda artık o bir davalıdır. Bu ağır psikolojiyle savaş verirken girdiği meşakkatli yolda insanoğlunun acizliğine bir sembol olacaktır.

1

Coşkun dalgalarda boşa kulaç atan Josef K.’nın trajedisi vahamet ve dehşet vericidir.  Ne otoritenin tam bir temsili vardır, ne de davanın güven teşkil eden bir emaresi. Çünkü dava sanığa bile kapalıdır. Korkunun mimarı bu kaos ortamı oluyor. Bürokrasinin çıkmazları kör bir düğüm, avukatlar ise sistemin en alt kademesindeki kan emicilerdir. Tıpkı kitabın satırlarında yer alan yaşlı adamın hikayesi gibi: Josef K. o yasa kapısının önünde bekleyendir. Beyhude bir arayışın peşinde ne olacağını bilmeden kapalı kapıları arşınlamayı umut edendir. Kitabın kilit karakterlerinden Ressam Titorelli, adaletin yozlaşmış tecellisini resmederken sadece Josef K.’nın değil insanlığın üzerindeki kara bulutun habercisi oluyor.

2

Orson Welles, Le procès’i çektiği en iyi film diye nitelendiriyor. Elindeki materyalin farkında olan usta sinemacı Welles, Dava’yı muhteşem bir görsellikle inşa ediyor. İyi bir prodüksiyon tasarımı kuran Welles’in görüntü yönetimi bir ustalık eseri. Josef K.’nın sürekli olarak köşe bucağa sıkıştığını hissettirmek için elinden geleni yapıyor. Bazı sahnelerde klostrofobik kamera açıları bugünkü çoğu filme taş çıkartacak cinsten. Yaşlı adamın hikayesini birkaç çizimle anlatmayı seçen zeki yönetmen sinema tarihine unutulmayacak bir sahne kazandırıyor.

Kitabın uyarlamasına gelirsek Orson Welles, Pierre Cholot ile Le procès’i kaleme alıyor. Aslında film kitapla paralel ilerliyor. Ama önemli radikal değişiklikleri de bulunduruyor.  Elbette bunlardan en önemlisi filmin finali. Çünkü Kafka, Josef K.’yı ölümle yüzleştirirken son anda bir umut ışığı yakıyordu. Belki kayda değer bir sonuç olmayacaktır. Fakat Josef K.’nın o an aklından geçirdiği gibi: söz konusu insansa umut nasıl yok edilebilirdi ki! Kısacası Kafka’nın yarattığı final, dehşet verici bir yaşam süren Josef K. için yürek parçalayıcı bir sondu. Orson Welles ise Josef K.’yı ölümün soğuk pençesiyle yüzleştirirken daha alaycı bir tavır takınıyor. Tüm bu çılgınlığın karşısında Josef K. artık her şeyi kabullenerek inatla sağlam duruşunu korumaya çalışıyor. Hikayenin ruhuna zarar vermeyen bu değişiklik elbette karşılığını buluyor. Dolayısıyla bunu yadırgamıyorum. Ama kitabın o nefis finali beyazperdede nasıl gözükürdü diye merak etmeden edemiyorum.

3

Psycho filmindeki oyunculuğuyla sinema tarihine adını altın harflerle kazıyan Anthony Perkins’i burada tarif etmek oldukça zor. Josef K.’nın duygusal değişimlerine harikulade bir yorum getiren Perkins ekranda adeta büyüyor. Sesindeki titremeler bile insanın gözlerini parlatıyor. Tabii Jeanne Moreau, Romy Schneider, Akim Tamiroff ve Elsa Martinelli’nin önemli katkıları var. Orson Welles ise avukat rolünde fevkalade.

Le procès edebiyattan sinemaya aktarılan en başarılı örneklerden biri. İnsanı yavaş yavaş içine çeken ve mahveden filmlerden. Filmin etkisi uzun sürüyor. Akıllardan Anthony Perkins’in çaresiz yüzü, kulaklardan ‘Adagio d’Albinoni’ eksik olmuyor.

 

Yazıyı Paylaş