Le passé

Asghar Farhadi, “insanoğlunu biraz dürttüğünüzde ilişkiler karanlıklaşır” denkleminin prototip zenginliğini Jodaeiye Nader az Simin (Bir Ayrılık) ve Darbareye Elly (Elly Hakkında) filmleri ile çoktan kanıtlamıştı. Kaldı ki Farhadi’nin toplumsal normları hesaba katması, ahlak ve -ben merkezli düşünce- arasındaki teraziyi de bir hazineye dönüştürüyor. Ama Farhadi’nin en büyük sırrı tüm bu öyküleri anlatırken tek taraflı bir yol seçmemesi. O’nun seçtiği yol tüm insanoğlunu evrensel değerlerde buluşturan bir formül. Bu da tüm kusurlarımızla bizi anlatması. Saf-i kötü değiliz, kusurluyuz; hatta genelde iyiyizdir…

Bu sefer?

Le passé(Geçmiş), Farhadi’nin önceki filmlerinde olduğu gibi bir orta sınıf hikayesi. Fransa’da geçen hikayemiz Marie’nin İranlı eski kocası Ahmad’i boşanmak amacıyla havaalanında karşılamasıyla açılışı yapıyor. Marie’nin Ahmad’ten önceki evliliğinden olan çocukları Ahmad’i benimsemişlerdir. Fakat Marie, eşi intihara kalkışmış, erkek bir çocuğu olan Samir’le yeni bir hayat kurmak gayesindedir. Yalnız bir sorun var ki…
Geçmiş tüm bu tabloyu günahkar bir hale getirecektir.

le-passe

Her şeyden önce Farhadi’nin büyüsünü güçlü kalemine bağlıyorum. Etten kemikten yarattığı karakterlerine, gerçekçi toplumsal analizlerine ve çıkarımlarına dayanarak Farhadi’nin iyi bir gözlemci olduğunu söyleyebiliriz. Geçmiş, “yaşanılmış bir şeyler var” girizgahı ile öyküye başlıyor. Filmin olay örgüsü, Bir Ayrılık ve Elly Hakkında’yı anımsatırken ince bir nüansla Farhadi’nin önceki filmlerine kıyasla farklı algılara yol açabilecek bir ayrıma düşüyor. Bu da İranlı Ahmad’in diğer karakterlerle kıyaslandığında fazlasıyla günahsız durması. Çünkü Ahmad kendi boşanma davasına gelmesine rağmen tüm karakterler arasındaki olayları dinginleştiren, dinleyen ve yön veren taraf oluyor. Etraftaki her karakter, günahlarıyla arz-ı endam gösterirken Ahmad’in bu iyilik meleğini sembolize etmesi Farhadi’nin başta bahsettiğim formülüne ters düşen bir ayrıntı oluyor. Buna rağmen bu algıyı da nesnel kalıplara bağlamaya çalışmak gibi bir niyetim de yok. Çünkü bu ayrıntı herkesi rahatsız etmeyebilir.

Le passé’in damarlarındaki kanın sekteye uğramadan dolaşmasının sebebi karakter çatışmalarının güçlü ortak bir gayede buluşması. Marie’sinden tutunda Samir, Ahmad, Naïma’sına kadar hepsi geçmişin engelleriyle boğuşmaktadır. Hatta çocuk karakter Fouad bile bu amaca hizmet ediyor. Babasıyla konuştuğu bir bölüm var ki aslında filmin tüm meselesini özetliyor. Tabi Farhadi en büyük kozunu finalde kullanıyor. Akıllarda yer edinecek finali “geçmişimizi arkada bırakmadan yolumuza devam edemeyiz” temasını ete kemiğe bürüyor. Le passé’nin olumsuz etki yaratabilecek tek tarafı Farhadi’nin önceki filmlere benzer bir hikaye anlatması.

le-passe

The Artist’in formatı gereği overacting’le olumlu eleştiriler alan Bérénice Bejo’nun natural oyunculuğu görülmeye değer. Gerçi bu doyum olmaz sadelik filmin tüm oyuncularına yansımış durumda. Keza İranlı Ali Mosaffa’da bu anlamda öne çıkıyor. 2000’li yılların en iyi filmlerinden biri olan Un prophète’nin başrolünü oynayan Tahar Rahim’de gayet temiz bir iş çıkarıyor. Dipnot düşersek Bérénice Bejo, Cannes’da bu yıl En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü eve götürmüştü.

Asghar Farhadi’nin Bir Ayrılık’tan sonra kendisini takip eden bir beğeni kitlesi oluşturduğu aşikar. Farhadi aile ilişkilerini çok iyi yazabilen, çarpıcı boyutlarla ve olasılıklarla da ekrana taşıyan bir isim. Üstelik bunu öyle akıcı bir tempoya dönüştürüyor ki bir sonraki adımda aklınızda olasılıklar kurarak bekliyorsunuz. Dolayısıyla sinemasının ahenkli yanına kapılmamak elde değil. Le passé izlenilmeyi ve üzerine düşünülmeyi hakeden bir yapım.

4.0 Stars

 

Yazıyı Paylaş