Kuzey Avrupa Sineması

Anlat Bakalım bu hafta yine dopdolu bir sohbetle kaldığı yerden devam ediyor. Bu haftanın konuğu hepimizin sosyal mecralardan tanıdığı, sevdiği TheMagger’ın editörü ve BeLister’ın kurucularından olan Emre Eminoğlu (nam-ı diğer thebalkabaa) Kendisinin pek sevdiği Kuzey Avrupa Sineması hakkında konuştuk. Keyifli mi keyifli bir muhabbet oldu. Ayrıca çoğu kişi için bir keşif dosyası olabilir. Kemerlerinizi bağlayın ve yolculuğun tadını çıkarın.

heima3_0

Önce senin Kuzey Avrupa Sineması sevginden bahsedelim mi? Çünkü Buzdan Sinema için yaptığımız özel dosyaların neredeyse hepsine bu topraklardan örneklerle katılmışsın. Ayrıca BeLister’da Kuzey Avrupa Sineması ile ilgili dosyalar yapmaktasın.

Böyle başlayacağımıza çok emin olduğum için bunu düşünmüştüm, fakat Kuzey Avrupa sinemasına olan ilgim, sevgim nereden geliyor bir türlü bunun cevabını bulabilmiş değilim. Çok film izliyorum, evet. Ve üniversite yıllarımla beraber mümkün olduğunca Hollywood’un dışına da çıkmaya, özellikle Avrupa, Kanada ve Güney Amerika sinemalarından ulaşabildiğim kadar film izlemeye çalışıyorum. Başta özellikle Kuzey Avrupa sineması izleyeyim diye bir çabam olmadı hiç. Fakat zaman geçip ülke sinemalarını, yönetmenleri tanımaya başlayınca Kuzey Avrupa sinemasında beni çeken bir şeyler olduğunu fark etmeye başladım. Hele ki Danimarka ve İsveç’i ziyaret ettikten sonra Kuzey Avrupa kültürüne ve bu ülkelerin diğer sanat dallarına ilgim olduğunu fark ettim. Kopenhag’ın, Malmö’nün büyük DVD mağazalarından Türkiye’de, hatta internette bile kolay ulaşamadığım onlarca film topladım. O zamanlardan beri de özellikle film festivallerinde Kuzey Avrupa filmleri gördüm mü karşı koyamıyorum.

Aslında ikinci soruma yukarıda yanıt verdin gibi ama sorayım: Biraz daha ayrıntıya inersek bu coğrafyadan seni en çok cezbeden ülke sineması hangisi?

Öncelikle bir şeyi açıklığa kavuşturmak lazım. Kuzey Avrupa sineması ya da Nordik sinema deyince, buna yalnızca, Nordic Council’in ilk ve asıl üyesi olan beş ülke dahil: Danimarka, İsveç, Norveç, Finlandiya ve İzlanda. Benim aralarındaki favorim de Danimarka sineması. Aralarından en çok Danimarka’dan film izlediğim için mi böyle, yoksa böyle olduğu için mi en çok Danimarka’dan film izliyorum, onu bilmiyorum. Bu arada Finlandiya ve İzlanda konusunda kendimi yetersiz hissettiğimi de ekleyeyim, diğer üç ülkenin yanında bunlardan izlediğim film sayısız çok az kalıyor.

festen-1998-05-g

Çok yetiştirdikleri usta isimler var ondandır. Lars von Trier, Nicolas Winding Refn, Thomas Vinterberg gibi.

Aynen, Danimarka sinemasından favori yönetmenlerimi sorsaydın da bunları sayardım. Ama aralarında Susanne Bier de olurdu kesinlikle.

Kuzey Avrupa Sineması’nın en güçlü yönlerini nelerdir? Hatta aklında yer edinen “hani şunu yapmasalar” dediğin şeyler varsa onları da alabiliriz.

1) Soğuk ve mesafeli olmalarına rağmen, duygusunu çok iyi hissettirmeleri. Bu soğukluğun görüntü yönetimine, müziklere, oyunculuklara yansıması; yine de aşkı, gerilimi, heyecanı, acıyı bana aktarabiliyorlar.

2) Mizah anlayışları. Halen birçok ülke sinemasında tabu olan konularla ilgili espri yapıp güldürebiliyorlar. Din ve ölüm başta olmak üzere, ciddi konularla dalga geçebiliyorlar. Ve kültüre çok aşina değilsen, bunun mizah olduğunu anlamama ihtimalin bile var.

3) Minimalizmi. Hangi türde bir film olduğu fark etmeksizin, belli bir duyguyu ya da olayı anlatmak için gereksiz dakika ya da sahne harcamıyorlar. Bir korsanlık hikayesinde geminin kaçırılma anını göstermemek (Kapringen), hikayeyi teatral bir şekilde anlatmaya ama dekor kullanmamaya karar vermek (Dogville), filmin en vahşi sahnesinde vahşeti değil suyu göstermeyi terich etmek (Låt den rätte komma in) gibi.

Şunu yapmasalar diyebileceğim bir şey de yok sanırım. Düşük not verdiğim birkaç filme baktım ama belli bir nedeni yok. Sadece şunu söyleyebilirim; ama tabii bu sırf Kuzey Avrupalı yönetmenler için geçerli bir şey değil: Keşke İngilizce film çektiklerinde saçmalamasalar! (Lafım Drive’dan dışarı.)

force-majeure-2-xlarge

Dur orada! Geleceğiz o kısımlara 😀 Bunları tek tek sıraladın ya benim aklıma geçen sene izlediğimiz Force Majeure geldi. Trajik bir olay üzerinden o kadar güçlü bir mizah çıkarmışlardı ki hayran kalmıştım.

Aynen öyle. Ben Turist’in (Force Majeure) adını duyup konusunu ilk okuduğumda The Imopossible gibi bir felaket filmi ve aile dramı bekliyordum. Bu kadar güleceğimi, böylesi bir mizahla karşılaşacağımı sanmıyordum hiç. Yine bir felaket filmi tabii ama söz konusu felaket filmin o kadar ufak bir parçası ki, minimalizmden de kastım bu.

Biz şuradan devam edelim: Bizim için 5 tane film seç desem ne dersin? Olmazsa olmaz, mutlaka görmemiz gereken. İki tanesini biliyorum 🙂 (Låt den rätte komma in ve Mannen som elsket Yngve)

Låt den rätte komma in (2008, Tomas Alfredson – İsveç), Stille hjerte (2015, Bille August – Danimarka), Hævnen (2010, Susanne Bier – Danimarka), Blind (2014, Eskil Vogt – Norveç), Turist (2014, Ruben Östlund – İsveç)

Mannen som elsket Yngve?

Seni şaşırttım o zaman

mannen_som_3

Dersine çalışmış biri olarak bekliyorum ki Mannen som elsket Yngve filmini de söylesin de sonraki sorumu sorayım. Ama ben yüzsüzlük edip tekrar soracağım: Mannen som elsket Yngve’i senin listelerinden dolayı geçen gün izledim. Bu denli güçlü bir şey beklemiyordum. Çoğu kişi kaçırmıştır eminim buradan izlemelerini tavsiye ediyorum. Ve mikrofon sende! Sen biraz filmden bahset. (Ayrıca neden yazmadın!)

Bazı filmleri kişisel sebeplerle hak ettiklerinden daha çok beğenebiliyorum. Mannen som elsket Yngve de öyle mesela. O beşlide yer verdiğim filmlerin birkaç gömlek altında aslında. Ama sinemada izlemeyi en sevdiğim temalardan olan cinsel kimlik ve büyüme hikayesi tarafıyla çok etkilemişti beni ve tabii müzikleriyle. İnsanlara Kuzey Avrupa sevgisi aşılayacaksam, objektif bir beşli seçeyim dedim, on deseydin büyük ihtimalle dahil ederdim. 😀

Låt den rätte komma in filmine gelmek istiyordum zaten. Çok sevdiğini biliyorum. Onu bu kadar özel kılan nedir?

O film bambaşka bir film ya… Bir kere bir aşk filmi ve vıcık vıcık bir aşk filmi değil. İçinde herhangi bir sevgi sözcüğü bulmak çok zor. Çok soğuk gözüküyor ama aşkı ve bu aşktan kaynaklanan fedakarlığı sürekli veriyor, gözlerini dolduruyor insanın. İki çocuk arasında geçen saf bir aşk filmi, ama öyle bir saf aşk hikayesi ki bu kan var, korku var, şiddet var içinde. Her şeyin anormal olduğu ama çocuksu bir aşkın en güzel haliyle anlatıldığı bir film yani. Üstelik bu muhteşem filmi Twilight’ın sinema uyarlamasıyla aynı yılda izledik, komik gelecek belki ama aradaki farkın da filmi daha etkileyici yaptığı bir gerçek. (Twilight’la biraz dalga geçilir ama hala fanları vardır korkusuyla kurguda bu kısımlar kesilir)

s-68cdb1c7972dbab64ae219179d66cd885a38813a

Bu toprakların yetiştirdiği hangi isim veya isimler senin için önemli.

Yönetmen/Senarist olarak Susanne Bier & Anders Thomas Jensen: Kafamdaki aile dramı standartlarını değiştiren yönetmen-senarist ikilisi. Joachim Trier ve Eskil Vogt: Ayrı ayrı da, ortak çalıştıklarında da harikalar yaratıyorlar. Per Fly: Bu ismi birçok kişinin bilmediğine eminim, not alın, izleyin derim. Muhteşem bir “Danimarka Üçlemesi” vardır. Oyuncu demişken önce şunu söyleyeyim. Özellikle Danca ve İsveççe birbirine çok yakın diller olduğundan, oyuncuların farklı dillerdeki filmlerde kolaylıkla oynayabilmesi de çok hoşuma gidiyor. Duayenlerden Jesper Christensen ve Ghita Nørby favorilerim. Aslında Mads Mikkelsen ve Paprika Steen çok daha fazla tanınan isimler ama o yaş grubundan tercihim sanırım Ulrich Thomsen ve Trine Dyrholm olur. Gençlerden de Pilou Asbæk, Pål Sverre Hagen ve Ellen Dorrit Petersen’i bu ara çok beğeniyorum. Bir de ne yönetmen/senarist ne de oyuncu ama, besteci Johan Söderqvist’in adını anmasam olmaz. İsveç, Norveç, Danimarka demeden birçok Kuzey Avrupa filminin müzikleri ondan sorulur.

Joachim Trier ve Eskil Vogt konusuna girmene sevindim. Bu ikisi cidden maharetli. Ellerinden Oslo, 31. august, Reprise ve Blind çıktı. Ben ikisinden daha çok şeyler bekliyorum. Sen izledin ama ben Louder Than Bombs’ı merakla bekliyorum.

Gerçekten öyle. Adlarını ilk kez Reprise, İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale aldığında duymuştum. (Ne yazık ki hala izleyemedim Reprise’i.) Karakter yazımında o kadar başarılılar ki, filmlerini izledikten sonra kusursuz bir senaryo okumuş hissine kapılıyorsun. Karakterleri başka karakterlerin bakış açısıyla taşıyorlar filme, senin gözünün önünde inşa ediyorlar. Joachim Trier İngilizce çekti üçüncü filmini, Louder Than Bombs ve çok beğendim, çok sevindim tarzlarını koruyabilmiş olmalarına.

BLIND-foto-2

Lars von Trier’i sana sormak istiyorum. Malum çok tartışmalı bir yönetmen. Gerçi artık hep İngilizce filmler çekiyor ama Danimarkalı yönetmenin sinemasını nasıl buluyorsun.

Sorunları olan yönetmenlerden iyi şeyler çıkıyor olması Kuzey Avrupa sinemasında da geçerli; adamın birçok sorunu olduğu belli ve bu filmlerine olumlu yansıyor bence. Dogville’den beri yaptığı hiçbir filmi bir bütün olarak beğenemedim ben Lars von Trier’in. Ama bazı parçaları tek başına o kadar etkileyici ki… Antichrist’ın Prolog bölümü ya da Nymphomaniac’ın Uma Thurman’lı bölümü mesela. Film çektikçe izleyeceğim ama hiçbir zaman en sevdiğim yönetmenler listesine giremeyecek gibi hissediyorum.

Gaspar Noé’da da var o sorunlu hal. Ama böyle adamların tarzlarını seviyorum. Ödül vs. gibi kaygıları minimum seviyelerde olduğu için daha bir özgür alanları var gibi hissettiriyor. Dışa kapalı oluyorlar genelde.

Ama bazen de bu özellikleri filmlerinin önüne geçiyormuş gibi hissediyorum ben. “Çok acayip bir şey izleyeceğim şimdi.” beklentisi.

Evet “bir önceki filmi kadar sert, vurucu değil” tarzı yorumlar da alabiliyorlar. Peki bir diğer Danimarkalı yönetmen Thomas Vinterberg, Far from the Madding Crowd uyarlamasıyla karşımızda. Yine biraz alan dışı oldu gibi ama nasıl buldun filmi? Ben henüz izlemedim.

Ben gayet başarılı buldum Far from the Madding Crowd’u. Bir dönem filmi olarak da, bir uyarlama olarak da… Kuzeyli bir yönetmenin elinden çıktığı belli, Joe Wright filmlerini severim aslında ama bazı ‘cheesy’ ve gereksiz noktaları olduğu da bir gerçek. Filmdeki Kuzey dokunuşu bu olmuş, fazlalıkları atılmış, görüntüleri, müzikleri, diyalogları ‘soğumuş’.

Dünya genelinde böyle bir eğilim var ama biraz parlayan yönetmenlerin hemen daha popüler olan coğrafyalarda sinema yapma arayışlarına hakkında ne düşünüyorsun. (Özellikle Hollywood) Kuzey Avrupa Sineması’yla sınırlandırırsak: Kendi topraklarında ürettiklerini mi izlemeyi arzuluyorsun yoksa yeni arayışlarına da ayrı bir heyecan duyuyor musun? (Baltasar Kormákur, Tomas Alfredson, Nicolas Winding Refn, Lars von Trier, Thomas Vinterberg gibi)

Başarılı örnekler yok değil, demin de bir bir geldi önümüze zaten; Drive, Louder Than Bombs, Far from the Madding Crowd. Ama başarılı ya da başarısız, benim Kuzey Avrupa sinemasını sevmemin nedenleri arasında saydığım şeylerin sadece etkileri gözüküyor bu filmlerde. O yüzden kendi topraklarında çektiklerini her zaman tercih ederim. Üstelik Kuzey Avrupa dilleri de bu sinemaya çok yakışıyor bence, soğuk ve sert gözüküyorlar ama duygu yüklü ve müzikaller aynı zamanda. Bir de remake belası var tabii: Insomnia, Let Me In… Bir filmi alıp İskandinavya yerine ABD’nin kuzey eyaletlerinde geçirdiklerinde, Kuzey Avrupa sinemasının soğukluğundan kaynaklanan başarısını kopyalayabileceklerini düşünmeleri çok saçma.

Peki bu oyuncularda bu bir avantaja mı dönüşüyor? Aklıma gelen ilk isim Mads Mikkelsen mesela.  

İyi yazılmış bir karakter varsa, sen de yetenekli bir oyuncuysan oynadığın dilin önemi yok bence. Ama bir yönetmensen öncelikle filmine müdahale eden kişilerin kültürü ve ticari kaygısı senin işini doğrudan etkiliyor. O yüzden çok farklı bir durum var ortada.

LouderThanBombs

Filmekimi’ni geride bıraktık. Daha doğrusu sen bıraktın 🙂 Senin her sene baya yoğun bir katılımın oluyor. Peki bu sene Kuzey Avrupa Sineması’ndan kaliteli bir şey çıktı mı?

İki Kuzey Avrupa filmi vardı zaten programda, ikisini de izledim: Norveç’ten Joachim Trier’in İngilizce çektiği Louder Than Bombs ve İzlanda’nın bu yılki Oscar aday adayı Hrútar (Rams). Hrútar’da hoşuma giden o Kuzey Avrupa mizahı var, ama sanırım olması gerektiğinden daha az yoğun ve bu hoşuma gitmedi. Ama sinema kadar doğayı da sevenlerin kesinlikle izlemesi lazım, harika görüntüler var filmde. Louder Than Bombs ise (belki yine Mannen som elsket Yngve’deki kişisel nedenler ön plana çıktı biraz) Filmekimi’nde izlediğim en iyi filmlerden oldu bu sene. Yıl sonu Top10 listeme bile girebilir. Uzun uzun burada yazdım merak edenler okuyabilir: Louder Than Bombs

Louder Than Bombs çok sevilmedi gibi. Olumsuz yazan baya kişi vardı. Senin baya sevdiğini görünce tekrar ümitlendim.

İşte dediğim gibi biraz benim büyüme hikayesi takıntımdan dolayı, biraz kişisel bir beğeni olabilir. Ama önceki Trier & Vogt işlerindeki gibi karakter yazımı inanılmaz. Kaybedilmiş bir anneyi, üç ayrı ana karakterin gözünden apayrı bir insanmış gibi görmek çok etkileyici. Her karakterin sorunları, duyguları çok net, nedenleriyle birlikte.

Şimdi konuk sanki her gün dizi izliyor ve konuşuyor da ben sormamışım gibi bir teklifle geliyor. Kendi çalıp kendi oynamak istiyor.

Bu arada işine karışmak gibi olmasın ama “Bu kadar Kuzey Avrupa sinemasına meraklı biri olarak bu coğrafyadan televizyon dizilerine de meraklı mısın?” gibi bir soru ekleyim mi? Cevabım da: Aslında meraklıyım ama Amerikan dizilerinden bile izlemek istediklerimi tamamlayamadığım için bir türlü vakit ayıramıyorum. Özellikle Danimarka’dan Borgen ve Forbrydelsen (The Killing)’in methini çok duydum, izlemek istiyorum.

Bolgen-bilde-5

Merakla beklediğin, bizlerle paylaşacağın herhangi bir proje var mı?

Norveç’in Oscar seçimi Bølgen (The Wave), büyük bütçeli bir felaket filmi. Eriyen fiyordlardan kopan bir parçanın yarattığı tsunami etkisi üzerine… Geçen yıl Turist’in (Force Majeure) beni şaşırtmış olmasının yarattığı yüksek bir beklenti söz konusu. Bir felaket filminin Kuzey Sineması’nda nasıl yorumlanacağını merak ediyorum. Diğer merak ettiğim film de Danimarka’nın aday adayı: Krigen (A War). Hem yönetmen hem de senarist olarak çok başarılı bulduğum Tobias Lindholm’un filmi, üstelik başrolde sevdiğim oyunculardan Pilou Asbæk var. Lindholm aynı zamanda yeni Thomas Vinterberg filminin, Kollektivet’in (The Commune) de senaryosunu yazmış. Bu da üçüncü film olsun.

 

Yazıyı Paylaş