Jason Bourne

The Bourne Ultimatum’dan sonra bir daha Bourne çekmeyeceğine ant içen Paul Greengrass  ve Matt Damon bir nevi Universal’ün yumurtlayan tavuğuna ket vurmuştu. Tabii yapım şirketinin iflah olmaz isteğinin tezahürü olan The Bourne Legacy, mirasyedi olma konusunda tam hakkını vermişti. Kaldı ki The Bourne Legacy’i seriden saymak Bourne’a hakaret sayılacağından iyisi mi biz onu hiç olmamış gibi kabul edelim.  Velhasıl Tony Gilroy’u tüketen The Bourne Legacy’den sonra ne hikmetse Matt Damon ve Paul Greengrass’ten ağzından Bourne çıkıverdi. Fırsatı kaçırmayan yapım şirketi tası tarağı kaptığı gibi Greengrass’in evinin önünde kamp kurdu. Tabii bu sefer Tony Gilroy dış kapının dış mandalı oldu. Bütün bunların sonunda 9 yıl aradan sonra resmen Jason Bourne geri döndü.

Serinin dördüncü filmi Jason Bourne’un vuku bulmasının sebebi hepinizin tahmin edeceği gibi bahtsız mı bahtsız, kirli mi kirli Bourne’un geçmişinin bir kez daha önüne barikatlar kurması. Jason Bourne’da kendini açık eden en büyük sorun, Bourne’un geçmişiyle olan hesabını çoktan bitirdiğini kavramamız oluyor. Bu yüzdendir ki Bourne’un hunharca kendini olayların ortasına atması kafalarda soru işaretleri bırakıyor. Gerçi Greengrass bunun farkında ve bunun için bir şeyler yaratmış. Ama bu sizi ne kadar tatmin eder bilemiyorum. Kaldı ki  giriştiği bu hamleler de önceki filmlerin birer yansıması. Bu açıdan tekrara kaçması ağzımızda ekşi bir tat bırakıyor. Filmin ilk yarısında Bourne’a tam anlamıyla yakışan bir kurgu mevcut. Özellikle Yunanistan sahneleri aksiyon sineması adına zirve noktalardan biri. Mest olduğumuz ilk etaptan sonra maalesef ikinci yarıda aynı titizliği göremiyoruz. Zaman aktıkça senaryo kendini daha fazla açığa çıkarıyor ve önceki Bourne filmlerinde olduğu gibi görkemli bir yapıta dönüşemiyor.  Rahatsız olduğum bir diğer konu ise film setinin çok lüks bir platforma taşınması. Çok göze batan renklere sahip konferans salonu ve akabinde lüks bir arabayla gerçekleştirilen araba takibi bizi bir nevi irite ediyor. Bourne’un atmosferinden uzaklaştığımı hissettim. Bütün bunlara rağmen Jason Bourne belli bir standardın altına düşmüyor. Hatta piyasadaki çoğu aksiyon filmlerine hala taş çıkartır. Fakat öylesine muazzam bir seri için de kısmen zayıf bir halka.

Yeni yüzlerden Alicia Vikander seri için taze kan. İyi bir yüz ve etkileyici. Ancak son dakika senaryo kurbanı oluyor. Aynı şekilde Riz Ahmed bundan sonraki filmler için iyi bir yerlere gelebilir. Bu bölümde hikayesi çok da cezbedici gelmedi. Tommy Lee Jones bence en fazla hayal kırıklığına uğratan isim oldu.

Son tahlilde şunu söyleyebilirim: Jason Bourne her ne kadar yenilikçi bir tavır takınmasa da seriyi utandırmıyor. Bir kez daha  Paul Greengrass’in aksiyon sineması adına ne denli büyük bir isim olduğuna işaret ediyor. Kesinlikle gönül rahatlığıyla sinemaya koşabilirsiniz. Benim ufak tefek serzenişlerimin nedeni büyük bir Bourne fanı olmam. Bir sonraki Bourne filminde görüşmek dileğiyle. O zamana dek “Extreme Ways” ile kalın.

3.5 Stars

Yazıyı Paylaş