Interstellar

Popüler sinemanın en büyük neferlerinden birine dönüşen Christopher Nolan’ı muadillerinden farklı kılan en büyük yanı popüler sinemanın kodlarını iyi çözen ve neyi nerede kullanacağını iyi kestiren bir analizci ve zanaatkar olması. Bireyin açlığını kendisine o kadar çok hatırlatıyor ki servise başladığında etkilenmemek elde değil. Akabinde artık ömünüze neyi sunduğunun bir önemi kalmıyor. Fakat büyük meselelerin büyük adamı olan Nolan’ın bazen tökezlemesinin nedeni de yine bu ihtişamın getirdiği büyüklük takıntısıdır. Bu zaaf çoğu kez ışığı gözümüze tutulan bir fener, çok gürültülü bir ortamdaki müzik gibi rahatsız edici olabiliyor. Servisine bu kez bilinen-bilinmeyen mefhumlar üzerine başlayan Christopher Nolan, sonsuz uzay boşluğunda süzülürken mütevazi ve şatafatlı olma nefsi arasında gidip geliyor, Interstellar. Elbette bu metanın ve arayışın seyirci için ne kadar yeterli olduğu beklentiler, hazlar ve bakış açısıyla eş güdümlü değişiyor.

141110-interstellar

Christopher Nolan, Interstellar ile bir kez daha kadim bir meseleye el atıyor. Dünya bir tükenmişliğe doğru sürüklenirken alternatif gezegenler aramak adına yanına işin ehli Kip Thorne’u alarak fizik üzerine mürekkep yalayıp yutuyor. Tabii ki eski pilot olan ve çiftçilik yapan Cooper’ın beklenmedik bir şekilde bu olayların içine girmesiyle maceranın nereye varacağını tahmin ediyorsunuzdur. Uzayın sonsuz derinliklerinde izafiyet teorisi, kuantum fiziği, solucan deliği, karadelik, beşinci boyut hakkında kafa yoran Nolan’ın realist tavrı görsel olarak ekranda karşılığını buluyor. Fakat sorun nerede baş gösteriyor? Tüm bu şatafatın karşısında sırtınızı koltuğa yasladığınızda film boyunca bitmek tükenmek bilmeyen o beylik laflar canınızı sıkmaya başlıyor. Bunun yanına sos olarak sunduğu fedakarlıklar adına girişilen numaralar, şiirle evreni çözme gayeleri, kahramanlık taslayan karakterler bir yığına dönüşüyor. Üstelik The Dark Knight Rises’la klişelere iyice sığınmaya başlayan Nolan, Interstellar filminde yine aynı hatalara başvuruyor. Sürekli olarak treni son dakika rayına sokma derdinde.

Christopher Nolan bu karmaşanın içinden bir kelam söylüyor. Diyor ki: “Uzay ve mekanı aşabilecek tek şey sevgidir.” Kabul edelim bu sözü bize tanıdık geliyor.  “Sevgi Harry, sevgi” diyen Dumbledore ile büyümüş biri olarak ben bu derdine ortak oluyorum. Bir baba-kız ilişkisi üzerine sevgi denklemleri kurmaya çalışan zeki yönetmen, bizi zayıf karnımızdan yakalıyor. Duygulandırıyor da, duygulandırmasına. Bizi asıl ilgilendiren de bu oluyor. Yoksa tutup da Christopher Nolan’la fizik üzerine aşık atacak değiliz.

o-INTERSTELLAR-TRAILER-facebook

Bana göre filmin en zayıf yanlarından birisi aksak ilerleyen temposu. Bir türlü The Dark Knight, Inception ve Memento gibi filmlerinde yakaladığı havaya sokamıyor. Finale doğru film bu açıdan çok yalpalıyor. Film başından beri hizmet ettiği baba-kız ilişkisini duygusal bir noktada buluşturuyor. Belki hikayenin tüm akışı göz önüne alındığında zorlama bir sahne gözükse de ben kendimi duygusallığına bırakarak kabul ediyorum.  Fakat  Nolan’ın uygun gördüğü final sahnesi filme reva mı? Bana kalırsa film boyunca kurmaya çalıştığı altyapıyı tamamen bozdu. Bunu bir türlü kabullenemedim.

Interstellar’ı bana göre izlenilebilir kılan en önemli özellik Hans Zimmer’ın bestelediği müzikler. Yıllardır bıktığımız Zimmer trompetleri nihayet biraz arka plana çekilmiş. Organ kullanımı çok derin ve çok naif dokunuşlara vesile olmuş.

Interstellar daha gündemi çok meşgul edecektir. Benim için yer yer keyifli, ortalama bir seyirlik oldu. Fakat şimdiden bilim-kurgu sineması adına milat sayanlar, hatta 2001: Bir Uzay Macerası ile karşılaştıranlar var. Kendi nazarımda bu mukayeselerden ve kehanetlerden uzak bir film oldu.

3.0 Stars

Yazıyı Paylaş