Harry Potter: Bir Neslin Hikayesi

Lumos!
“I solemnly swear that I am up to no good.”

Bizim kuşağımızın her bireyi gibi benim de Harry Potter’la aramda duygusal bir bağ vardır. Dile kolay bir nesli büyüttü bu seri. Ben de kitaplarını hatim etmiş, filmlerini kaçar kez izlediğini unutmuş, her türlü fanboyluğun dibine vurmuştum. Hatta sinemayla içli dışlı olmama vesile olan olay da Harry Potter evrenidir diyebilirim. Açıkçası uzun bir dönem üzerine o kadar çok şey yazıp çizmiştim ki epik finalden sonra seriyi bir köşeye bırakmıştım. Her şeyi hazmetmişken Harry Potter filmlerine şöyle birlikte bir analım istedim. Bu hem duygusal bir dönüş hem de fanboy büyüsünün etkisi geçmişken biraz daha objektif bir yazı olacak.

Harry Potter and the Philosopher’s Stone

1

J.K. Rowling’in istediği Terry Gilliam bir türlü yönetmenlik koltuğuna getirilemeyince yerine Home Alone’un ilk iki filmine imza atmış Chris Columbus getirildi. İlk etapta bir ‘çocuk filmi’ etiketine uygun formatları destekleyen Columbus, Harry Potter evrenini tanımamız adına elinden geleni yapıyor. Tabii filmin negatiflikleri var. Fakat belli aksaklıkları görmezden gelmemizin yegane sebebi bir giriş filmi olması. Çocuk oyuncularımız Daniel Radcliffe, Rupert Grint ve Emma Watson çok da tökezlemeden görevlerini yerine getiriyorlar. Robbie Coltrane, Maggie Smith, Richard Griffiths, John Hurt ve Richard Harris gibi usta oyuncuların varlıkları filme daha çok kenetlenmemizi sağlıyor. Ayrıca John Williams’ın yarattığı dillere destan Hedwig’s Theme’i bile duyduğumuz anda tüylerimiz diken diken oluyor.

Harry Potter and the Chamber of Secrets

2

Warner Bros. Pictures ilk filmin getirdiği büyük gişe başarısından sonra hiç hız kaybetmeden aynı kadroyla ikinci filmin çekimlerine başladı. Harry Potter ve Sırlar Odası genel anlamda Harry Potter ve Felsefe Taşı’na benzer reaksiyonlar alsa da perdeyi biraz aralığımızda terazi Felsefe Taşı’ndan yana oluyor. (En azından arkadaş çevremde) Fakat gelin görün ki bence Sırlar Odası, Harry Potter serisinde kitaptaki atmosfere en çok yaklaşan filmlerden biridir. İyi bir gerilimin yanında yarattığı gizem havası hep beni büyülemiştir. Yaş olarak büyük olmasına rağmen Christian Coulson, Tom Riddle’ın gençliğini büyük bir başarı ile oynuyor.

Harry Potter and the Prisoner of Azkaban

3

Birkaç ay önce Oscar’a kavuşan Meksikalı yönetmen Alfonso Cuarón, Harry Potter filmlerinin başına gelmiş en güzel şeylerden biriydi. Sadece kitabın atmosferini yakalamakla kalmayan usta yönetmen sinema sektörüne kalıcı bir eser kazandırıyor. İlk iki filmin aksine oldukça karanlık bir ton sunan Azkaban Tutsağı, Harry Potter kitlesinin yaş ortalamasını da haliyle yükseltiyor. Zaman yolculuğu kavramına ayrı bir lezzet getiren Cuarón, bu sihirli dünyanın kapılarını büyük bir şevkle aralıyor. Seriye dahil olan usta oyuncular Gary Oldman, David Thewlis ve Emma Thompson’ın oyunculuklarının tadından yenmiyor. Ayrıca kaybettiğimiz Richard Harris’in yerine Albus Dumbledore’u canlandıran Michael Gambon pürüzsüz bir kompozisyon çıkarıyor. Harry Potter ve Azkaban Tutsağı kuşkusuz ki serinin en iyi filmi. Ve filmin her ismi anıldığında John Williams’ın eşsiz eseri A Window To The Past’i duymamak elde değil.

Harry Potter and the Goblet of Fire

4

Alfonso Cuarón yorgunluğu sebep gösterip dinlenmek istediğini dile getirince yapımcılar Mike Newell’ı yönetmenlik koltuğuna getirir. Rivayetlere göre Mike Newell, Harry Potter ve Ateş Kadehi’ni iki bölüm halinde çekmek istemiş fakat Alfonso Cuarón’ın desteğiyle yapımcılar onu tek film için ikna etmişler. Ateş Kadehi’nde hep özel bir istisna olduğunu düşünmüşümdür. Şöyle ki Ateş Kadehi’ne baktığımızda çok hızlı bir temposu var. Bu temponun içinde anlaşılmayan bağlantılar, aceleye getirilmiş hissi ve özensiz bir kurgu gibi pek çok eksiklikler hissediliyor. Barty Crouch’ın o gümbürtüye giden ölümünü kim unutabilir ki! Buna rağmen Ateş Kadehi seyirciler nazarında çok sevilen bir filmdir. Elbette filmi beğenmeyen bir grup da mevcut. Fakat ben yine de tüm eksikliklere rağmen Ateş Kadehi’ni -Ölüm Yadigarları: Bölüm 1 hariç- David Yates filmlerinden daha çok seviyorum. Özellikle filmin göl altı çekimlerini oldukça başarılı bulurum.

Harry Potter and the Order of the Phoenix

5

Azkaban Tutsağı ve Ateş Kadehi ile hedef kitlesini genişleten Harry Potter serisi için en talihsiz olaylardan biri yönetmenlik koltuğuna David Yates’in getirilmesidir. Ve gelmek ne gelmek! Serinin üzerine kabus gibi çöküyor. Televizyon sektöründen gelen Yates’in sinema sektörü için çektiği ilk uzun metraj filmi Harry Potter ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı oluyor. Tüm beceriksizliklerini Harry Potter’ı bir kobay gibi deneyerek üzerinden atan David Yates’in en kötü filmi de Zümrüdüanka Yoldaşlığı’dır. Bir kere Zümrüdüanka Yoldaşlığı kitap olarak serinin en uzun kitabıdır. Elbette bunu uyarlamak kolay değildi. Fakat olayların gelişimi açısından baktığımızda Zümrüdüanka Yoldaşlığı’nın filmleştirilmesi Ateş Kadehi, Melez Prens ve Ölüm Yadigarları’ndan zor olmasa gerek. Zümrüdüanka Yoldaşlığı’nın en büyük handikabı kitapta tüyler ürperten gerilim oluşturulamaması. Özellikle 5. Kitap, karanlık güçlere karşı bir isyanın sembolüdür. Fakat filmde bunun adına pek bir şey hissetmiyoruz. Zümrüdüanka Yoldaşlığı, savaş sahnelerinin oldukça kısa geçildiği ve Sirius Black’in ölümünün beceriksizce işlendiği en zayıf Harry Potter filmi olarak hafızalarımıza kazınıyor.

Harry Potter and the Half-Blood Prince

6

Zümrüdüanka Yoldaşlığı felaketinden sonra David Yates’in biraz daha işleri toparladığı bölümdür. Harry Potter ve Melez Prens’in en başarılı tarafı görüntü yönetmenliğine getirilen usta isim Bruno Delbonnel’in ortaya çıkardığı enfes atmosferdir. Fakat David Yates ve ekibi durur mu? Bunu batıracak elbette ki bir formülleri vardır. Efendim, bu da Tom Riddle’ın anılarını yerle bir etmektir. Kitapta 6-7 tane gördüğümüz anının filmde sadece 2 tanecik olması. Tabii ki birebir uyarlamanın zor olduğunu biliyorum. Fakat en önemli ayrıntıları bıçak gibi kesmek akıl karı değil. Tabi stüdyonun elinde bir oyuncağa dönüşen Yates’in işin kolayına kaçması affedilecek gibi değil. Ayrıca yine eklemelerin serinin ruhunu delip geçmesi de filmin cabası. Mantıksız Kovuk’a saldırı sahnesi, Hogwarts’ın hiç kendini savunacak gücünün olmaması bunlardan bir iki tanesi. Sadece burada Nicholas Hooper’a hakkını teslim etmek gerek. Çıkardığı besteler gerçekten harikaydı.

Harry Potter and the Deathly Hallows: Part 1

Cinematography

Zümrüdüanka Yoldaşlığı ve Melez Prens’ten sonra son kitabı ikiye ayırmaya karar veren yapımcılar David Yates ile devam etme kararı aldı. İçine girdiğimiz sessiz tedirginliği hepiniz hatırlarsınız. Fakat kıyamet alametleri boşa çıktı ve Ölüm Yadigarları: Bölüm 1 düşündüğümüzün aksine iyi çıkmıştı. Dumbledore’un ölmesiyle birlikte kaos içine giren büyücülük dünyasını soğuk bir atmosfere büren David Yates’in mayası ilk kez tutuyor. Daha ilk dakikalarda Hermione’nin anne ve babasının hafızasını sildiği sahneyle hafif hafif süzülen gözyaşlarımız film boyunca devam ediyordu. Bayırlarda tekinsiz dolanan Harry, Ron ve Hermione’yle birlikte bizde tüm dehşeti yaşıyorduk. Üç Kardeşin Hikayesi bölümünü animasyon ile anlatmayı tercih eden ekip hedefi tam tutturuyor.

Harry Potter and the Deathly Hallows: Part 2

Harry Potter und die Heiligtümer des Todes (2)

Finalin ilk ayağıyla bizleri umutlandıran David Yates’in ikinci bölümde bizi hayalkırıklığına uğratması elbette unutulmadı. Dün gibi hatırlarım sinemadan çıkıp metroya doğru yürüdüğümde afallamıştım. Finalin iyi olmadığını uzun bir süre kendime bile itiraf edememiştim. Fakat acı gerçekle yüzyüzeydik. Müthiş bir karmaşa ve hızla ilerleyen film, ne olup bittiğini anlamamıza imkan vermiyordu. Üç boyut adına girilen ucuz numaralar mı dersiniz, kitabın ruhuna aykırı sahneler mi dersiniz ya da Lupin, Tonks ve Fred’in ölümünü gösteremeyecek denli vefasızlık mı dersiniz! Rezalet diz boyuydu. Allah’tan Prensin Hikayesi bölümüne biraz kafa yormuşlar ki o kısmı berbat etmemişler. Elbette seriyle ilgili bunca yıl girdiğimiz duygusal bağdan dolayı gözyaşlarımı tutamadığım sahneler çoktu. Ve epilog kısmı gösterildiğinde -ne kadar ucuz kokarsa koksun- hislerime engel olamamıştım.

Velhasıl, Harry Potter serisiyle beraber bir nesil büyümüştür. İyisiyle kötüsüyle kitapların ve filmlerin yollarını gözler olmuştuk. Kim bilir bir 20 yıl sonra belki re-makeleri bile çekilir. Fakat o zamana dek “Muziplik Tamamlandı” demekten başka çare kalmıyor. Sihirle ve sevgiyle kalın!

Nox!

Naçizane film sıralamam: Prisoner of Azkaban > Deathly Hallows: Part I > Goblet of Fire > Chamber of Secrets > Half-Blood Prince > Deathly Hallows: Part II > Philosopher’s Stone > Order of the Phoenix

 

 

Yazıyı Paylaş