Gone Girl

David Fincher’ın daimi müdavimlerinden olmasam da kariyerindeki pek çok eserinin hayranıyım. Se7en ve Fight Club gibi 90’lı yılların en özel işlerinden ikisine imza atan yönetmenin, 2000’li yıllardaki Zodiac ve The Social Network gibi iki olağanüstü yapımı cebinde bulundurması onu özel kılıyor. The Curious Case of Benjamin Button kimilerinin aksine iyi buluyor, The Girl with the Dragon Tattoo filmiyle girdiği yakın dönem re-make furyasını tasvip etmiyorum. Gel gelelim, Gone Girl filmi için sezon genelinde hiç heyecanlanmadım. Ta ki çeşitli yerlerde gösterime girdikten sonra gelen yorumlardan sonra ister istemez bende küçük bir heyecan yarattı.

Nick-looks-concerned-while-speaking

Konu esrarengiz bir biçimde ortadan kaybolan Amy’i ve onu arayan eşi Nick’i anlatıyor. Nick bir gün eve gelir ve karısını evde bulamaz. Üstelik evde karşılaştığı manzara pek hayra alamet değildir. Nitekim polis devreye girer ve soruşturma başlatılır. Ama bir numaralı şüpheli de yine Nick’tir. Zaten buraya kadar ki konuyu fragmandan biliyoruz. Fakat David Fincher’ın asıl meselesi başka. İki patikayı birleştirme niyetinde olan maharetli yönetmen ilk yarıda bu kaotik durumla servise başlıyor. “Cinayet var mı?” ve “Katil Kim?” sorularıyla bizi oyalayan bu bölümün gizemli yanı hepimizi havaya sokuyor. İkinci yarıda işin rengi tamamıyla değişmeye başlıyor.  Ve Fincher bu dakikalardan sonra nihai ana yemeğine başlıyor. Bir kedi-fare kovalamacasına dönen ve zeki adımlarla ilerleyen bu bölüme tanık olmak oldukça sarsıcı bir deneyim. Ardı ardına ekrana yansıttığı flashbacklerle uzun ilişkilerin ve evliliğin getirdiği zorunluklar üzerine uç noktalarda çıkarımlar yapan Fincher izleyiciyi kendi tarafına çekmeyi başarıyor.

Gone Girl, David Fincher’ın her ne kadar Se7en ve Zodiac gibi iki filminin uzak bir akrabası gibi gözükse de daha çok Panic Room ile kıvılcımlarını hissettiğimiz Hitchcockvari bir anlatıyı tercih ediyor. Özellikle Hitchcock evreninde sürekli gördüğümüz güçlü kadın imajını, Gone Girl inanılmaz bir işlevle yerine getiriyor.  Amy Dune karakteri bundan sonra literatürlerde yerini alacaktır.

gone_girl_review_1.0

Bir diğer konu ise üzerine uzun analizler de yapılacak medya meselesi. İlk andan itibaren medyanın olaya dahil olmasını tercih eden ve bu tercihiyle beraber hikayeye pek çok dokunuşlar yapan ve yeri geldiğinde olayın rengini değiştiren Fincher, büyük bir medya eleştirisinde bulunuyor. Medyanın bütünüyle insan hayatını nasıl şekillendirebilir sorusuna da cevap bulmayan çalışan öykü, finaliyle çarpıcı bir şekilde bu soruyu yanıtlıyor.

Rosamund Pike bu sezonun en çok konuşulacak isimlerinden biri olmakla beraber son yılların en etkili kadın karakterlerinden birini yorumluyor. Baş döndürücü bir kompozisyon çıkarıyor. Herkesin bilendiği Ben Affleck ise herhangi bir pürüz vermiyor.

Gone Girl’ü beğendim. Fakat büyük eleştiriler nedeniyle girdiğim beklentilerin biraz altında kaldı. Yalnız David Fincher bir kez daha ne kadar büyük bir isim olduğunu ispatlıyor. Teknik anlamda kusursuz olan filmin müziklerine imza atan Trent Reznor ve Atticus Ross’un atmosfer yaratan parçaları fevkaladenin fevkinde.

3.5 Stars

 

Yazıyı Paylaş