Coming of Age Seçkisi

Merhaba, uzun bir aradan sonra yine eğlenceli mi eğlenceli bir dosya ile karşınızdayız. Bir kez daha ben yeni bir dosya ile blogger/yazar arkadaşlarımın kapısı çaldım. Her zaman olduğu beni kırmayarak dosya için mesai yaptılar. Peki sizlere bu sefer ne hazırladık? Bildiğiniz üzere sinema sektörü, ‘coming of age’ yani büyüme öykülerinden faydalanıyor. İşte biz de bu noktada herhangi bir yıl ayrımı yapmadan sinema sektöründeki favori coming of age filmlerimizi yazdık. Katılan bütün arkadaşlarıma buradan bir kez daha teşekkür ediyorum. Ayrıca yoğun işlerinden ve kişisel sebeplerden yazamayan arkadaşlarımızı unutmuyor, bir dahaki sefere diyorum.

Son bir şey daha! Sizlere bir şarkı paylaşmak istiyorum. Bildiğiniz gibi geçen senenin büyüme öykülerinden Boyhood ortalığı kasıp kavurmuştu. Filmde çalan ve Family of the Year’ın icra ettiği Hero parçası hepimizin gönüllerini fethetmişti. Sanırım bu dosya için burada paylaşmak uygun olur. Şarkınızı açın ve dosyanın keyfini çıkarın!

 

American Beauty

american beauty

Coming of Age tarzı filmler Hollywood sinemasının vazgeçilmezlerinden biri olduğuna şüphe yok. Her sene çokçasına tanıklık ettiğimiz bu tarzın en özgünleri ise doğal olarak izleyici de kalıcı bir yer ediniyor. Bu tarz bahsedilince genelde karakterin çocukluktan yetişkinliğe geçişi akla gelse de karakterlerin kendi içinde gelişmesi de bu tarzın içinde bulunuyor; işte bu yüzden American Beauty’nin benim için yeri her zaman farklı olacaktır. Alan Ball’un ustalıkla kaleme aldığı Sam Mendes’in en iyi filmi olduğunu düşündüğüm American Beauty, vizyona girdiği yıl da yenilikçi tutumuyla dikkat çekmeyi başardı ve üzerine de en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi erkek oyuncu dahil olmak üzere 5 dalda Oscar’ın sahibi oldu. Spacey’nin canlandırdığı Lester Burnham karakteriyle kendi içinde büyüyerek etrafının farkına varan bir karakteri seyirciye sunan filmde aslında tüm karakterler Burnham’la aynı kaderi paylaşıyordu. Günler geçtikçe kırılan Amerikan rüyasında aslında hiçbir karakterin tam olmadığı, insanların birbirlerinden gittikçe soyutlaştığı bir göz boyamasını Lester’ın büyüme yolculuğuyla gerçekten fazlasıyla çarpıcı bir şekilde anlatılıyordu. Tabii bu soyutlaşmadaki en büyük pay kuşkusuz Thomas Newman’ın müzikleri harikulade bestelerinde. Kısaca ikonik gül sahnesiyle American Beauty yenilikçi tarzıyla Hollywood coming of age sinemasının kilometre taşlarından biri olmayı başardı. Üzerinden 16 yıl geçmesine rağmen en azından bende hala aynı etkiyi yaptığını söylemeliyim.

Alp Turgut (Film Doktoru)

 

American Pie

american pie 2

Ergenlik ve cinsellik birbirleri ile sıkça yan yana anılan iç içe geçmiş iki kavram. Sinemada da bu iki kavram üzerine şekillenen büyüme öykülerine sık sık rastlıyoruz. Ekseni bu yönde olan filmlerde genelde o çağların dramatik ve sancılı yanları ön plana çıkartılır. American Pie ise ergenliğin ve cinsellikle tanışmanın komik taraflarını malzeme edinen, özellikle 90 jenerasyonunun kendi geçmişinden izler bulabileceği ve zaman içerisinde de seriye dönüşen bir gençlik hikayesi. Video piyasası için üretilen yan sanayi filmleri saymazsak American Pie, 13 yıla yayılan 4 film ile karakterlerinin ergenlikten yetişkinliğe geçiş sürecini neredeyse paralel olarak ve kendine has mizahi yapısını kaybetmeden anlatmayı başardı. Bu devamlılığın sağlanabilmiş olması da seriyi bir büyüme öyküsü olarak değerli kılan en önemli unsur olarak gösterilebilir. Zaten serinin son filmi olan Reunion, bu anlamda diğer 3 filme kıyasla çok daha duygusal bir tona sahiptir. Gençlik yıllarının ne kadar değerli olduğunun altını çizen ve yaş ilerledikçe hayatın insanlardan götürdüklerini sorgulatan filmin, ilk filme yaptığı göndermelerle kendi nostaljisini etkili biçimde yaratabildiğini düşünüyorum. Jason Biggs, Seann William Scott, Alyson Hannigan ve Eugene Levy gibi isimlerin samimiyetlerini kaybetmeyen performansları ve dönemin kaliteli rock parçalarından oluşan soundtrackler ise pastanın diğer tat veren yanları. Eğer bu listede American Pie’ın ne işi var diye düşündüyseniz seriye birde bu gözle bakın derim.

Murat Karakuş (@murattkarakus)

 

Boyhood

boyhood2

Sinemada çok sevdiğim bir alt tür coming of age (byüme hikâyesi) filmleri. Birçok örneğini severek izledim şimdiye kadar. İşin rengi biraz da Richard Linklater’a gelince değişti sanki. Şimdiye kadarki büyüme öykülerinin çıtasını belki de çok yukarılara yükseltti Linklater çünkü gerçek zamanlı bir büyüme öyküsüyle çıktı karşımıza: Boyhood.

Boyhood, Mason (Ellar Coltrane) adlı bir çocuğun büyümesini anlatıyor anlatmasına da bunu büyümeyle eş zamanlı olarak perdeye aktarması biraz “deli işi” gibi. Yani gerçeklik vurgusu tam olarak gerçek üzerinden yürüyor. Tabiî ki filmin bir kurmaca olduğu gerçeğini yadsıyamayız ancak gerçek zamanlı bir büyüme öyküsü izlemek ilk elden çekici bir özellik olarak karşımıza çıkmıyor mu?

Boyhood’un çıkış noktası  “küçük bir çocuğun büyüme hikâyesini eş zamanlı olarak çekmek nasıl olur?” fikrine dayanıyor ve fikri çerçeveleyecek bir hikâye de kendiliğinden geliyor. Mason büyürken onun arkadaşları ve ailesiyle kurduğu ilişki, ailesinin dağılma hikâyesi, annenin kendini toparlama ve çocuklarını büyütme çabası içinde debelenmesi, aşk hayatına yaptığı seçimler vs. Bütün bunlar hikâyenin çatısını oluşturan etkenler.

Aynı kişileri gözümüzün önünde büyütmesi Boyhood’u özel kılıyor. Bu sizin için bir filmi özel yapmaya yeter mi bilmiyorum tabii ancak oyuncu-senaryo gerçeğini bilsek de karşımızda kanlı canlı halleriyle duruyor ve bizden biri oluyor isimler. Bu da filmi bir belge-film kisvesine büründürüyor. Böylesi bir gerçeklik yakalamak da filmi özel kılıyor.

Seçil Toprak (çerçeve)

 

El laberinto del fauno

pan's lab

Pan’ın Labirenti korku ve fantezinin ilginç bir sentezi olarak karşımıza çıkarken güçlü ve provokatif bir büyüme hikayesi sunabilmensininde ayrıcalığını yaştıyor biz seyirciye. Kahramanımız olan Ofelya, 12 yaşında annesi ve üvey babası ile yaşamak zorunda kalır. Filmin arkaplanı hayli ilginçtir. İspanya iç savaşında Franco taraflısı olan bir yüzbaşı da Ofelyanın annesiyle evlidir. Bu adamın sevgili bir eş olmak niyeti hiç yoktur. Tam tersine zalim bir yüzbaşı gibi davranarak Franco’ya karşı ayaklanan asileri ezme derdindedir. Ofelya kendi dünyasından kaçarak hayal dünyasına sığınmayı yeğler çünkü savaş onun yaşındaki biri için tahayyül edilmesi bile çok korkunç bir şeydir.

Ofelya ergenlik çağında bir genç kızdır. Hem yavaş yavaş büyümeya başlayan hem de kendi cinselliğini keşfetmek zorunda kalan  Ofelya bir yandan da çocukluğuna tutunur. Ofelya büyüklerin bir oyunu olan savaşa son derece yabancıdır. O savaş denilen oyundan kaçıp kendi fantezilerinin rahatlığına atıp verir kendini. Fantezilerinde rahatlığı bulan kaybettiği çocukluğunu aramaz. Hatta ve hatta kendine yeni bir yol çizmenin derdindedir. O yolu çizerken önüne birtakım seçenekler çıkar. Ofelyanın hikayesi bir kaçışını değil büyümenin hikayesidir. Biz bu büyüme hikayesinin fantezi mekanına taşınmış olduğunu   ederiz.

Ofelya’nın ağaçtan bir mağaranın içine düştüğü mesela bizi aydınlatabilir. Ofelya’nın canavarı yenmek için dölyoluna güçlükle tırmandığı sahne sadece bir fanteziyi bize göstermez aynı zamanda Ofelya’nın cinselliği üstünde kurduğu üstünlüğü de anlatır. Bunun yanında da Franco yanlısı ve Ofelya’nın annesi ile evlenen yüzbaşını da reddediğini gösterir. Tabii ki bir anlamda tüm İspanya’nın o anki Faşist yönetimine de tepkidir. Gaddarlık ve şiddetin günlük hayat rutini haline geldiği bir dönemi metaforik bir alegori olarak kullandığı fantezi ünyasıyla Del Toro muhteşem anlatır.

Burç Karabulut (Cineritüel)

 

Flickan

flickan

1981 yılındayız. Dokuz buçuk yaşındaki, adını film boyunca öğrenemeyeceğimiz bir kız çocuğu, ailesi ile birlikte çıkacağı uzun Afrika yolculuğunun hemen öncesinde bu yolculuğa çıkmak için çok küçük olduğunu öğreniyor. Ailesi, evde tek başına kalamayacak kadar küçük olduğu için, yaz boyunca ona bakması üzere genç teyzesini eve çağırıyor, her şey ayarlanıyor. Fakat aile, bu alkolik ve hovarda teyzenin kendi planları olduğundan, yeğenini uzunca bir süre tek başına bırakarak bir adamla uzaklaşacağından habersiz. Bir coming-of-age filmi, bir büyüme hikayesi olarak Flickan da aslında tam olarak burada başlıyor: Dokuz buçuk yaşındaki bir kız çocuğunun kendi ayakları üzerinde durduğu, kendi kendine baktığı ve etrafındakileri kendi başının çaresine bakacak kadar büyük olduğuna inandırmaya çalıştığı bir yaz mevsimi izliyoruz.

Film, her birimizin çocukluğu boyunca defalarca duyduğu ve duymaktan sıkıldığı “Ne kadar da büyümüşsün!” cümlesinin bazen ne kadar anlamlı ve gerekli olabildiğini gösteriyor belki biraz da. Ayrıca yine çocukluğumuzun önemli bir parçası olan Home Alone serisinde alıştığımızdan çok farklı, çok daha sert ve çok daha ağır bir evde-tek-başına hikayesi anlatıyor.

Emre Eminoğlu (thebalkabaa)

 

Mean Creek

mean creek

George Tooney, çoğumuzun okul hayatında karşılaştığı, o bilindik kabadayı portrelerinden biri. Hani şu okul hayatını size zindan eden, ayaklarınızın geri geri gitmesine sebep olan tiplerden. Fiziksel şiddet genel olarak yalnız gelmez, sözlü taciz de onla beraber gelir ya hani, George’un da ağzı iyi laf yapıyor, ağız dolusu küfür edip karşısındakinin yarasına basmayı çok iyi biliyor.

Mean Creek, George’un herkesin içinde hikayemizin kahramanı Sam’i aşağılayıp dövdüğü bir sahneyle açılıyor. Sam’in abisi Rocky ve arkadaşları da intikam almak için bir plan ile çıkageliyor ve George’u ormanlara yapacakları bir gezi fikriyle kandırıyorlar. Amaçları yapacakları bir şakayla çocuğu yaptıklarına pişman etmek. Bu noktada Sam’in söylediği de, bir “coming-of-age” filmi naifliğine yakışır şekilde: “Ona çok zarar vermeden zarar vermeliyiz.”

Özellikle Amerika’nın ‘bullying’ ile derdi çok büyük. Bu onlar için artık çok ciddi bir kültür, bir gelenek haline gelmiş durumda. Jacob Aaron Estes’in sorguladığı şey ise madalyonun diğer yüzü. Bu kabadayılara karşı duruşumuzda sınırımız nedir? Sürekli olarak biri tarafından sözlü ve fiziksel şiddete maruz kaldığınızda vereceğiniz karşılığın sınırı var mıdır? Şiddet görüyor olmanız, yine şiddetle karşılık vermenizi meşru kılar mı?

Bu soruları bir avuç çocuğun üzerinden, kimseyi de yargılamadan soruyor Jacob Aaron Estes, ilk uzun metrajında. Vicdan muhasebesini de George’un çektiği videoda söylediği cümlelerle biz seyircinin kucağına bırakıyor: “Kafamda milyarlarca şey var. Ama insanlar kafamın içini görmedikleri için, içinde milyarlarca şey olduğunu bilmiyorlar. Ama bir gün bilecekler.. Bir gün insanlar bunun benim büyük planım olduğunu bilecekler. Tüm hayatımı her açıdan videoya çekmemin yani. Hepsini bir zaman kapsülü içine koyup arka bahçeye gömeceğim. Ve bir gün çok gelişmiş bir tür, bu videoları bulacak ve anlayacak.”

Mert Yenici (Geekyapar!)

 

Mean Girls

mean girls

Türk gençliği olarak asla anlayamayacağımız bir şey varsa, o da Amerikan lise filmleridir! Kırmızı plastik bardaklarda bira içilen çılgın ev partileri, acappella kulüpleri, “futbol takımının yıldız oyuncusu”, onunla takılan popüler cheerleader, elden ele dolaşan Sevgililer Günü kartları, kış dansları – bunlar nedir arkadaş? Bulan var bulamayan var yazıktır! Bakın dikkat ettiyseniz homecoming nedir diye sormadım bile!

Bütün bunlara rağmen 2004 yapımı Mean Girls filmini evrensel kılan çok şey var. Lise gruplaşmalarını çok iyi gözlemleyen Tina Fey imzalı senaryosu ve Tumblr jenerasyonunun popüler kültüre zorla armağan ettiği replikleriyle kült statüsüne ulaşan bu gençlik komedisi, temelinde çok basit bir tercihi anlatıyor. Filmin 16 yaşındaki baş karakteri Cady (hayatının ve kariyerinin doruk noktasındaki Lindsay Lohan), film boyunca şu üç seçenek arasında gidip geliyor aslında: Sürüye uymak, popüler olmak, veya kendisi gibi olmak.

Bir dizi şok edici skandal ve bilumum lise entrikası sonrasında doğru cevabı buluyor Cady; başkalarının onayına ihtiyaç duyan, özgüven sorunları yaşayan bir genç kız olarak girdiği bu zor savaştan, ne istediğini bilen bir yetişkin olarak çıkıyor.

Öğrenciye ciddi bir sosyal gelişim ortamı sağlayan fantastik bir Amerikan lise portresi çiziyor Mean Girls ve imrenmemek mümkün değil. Ancak açıkçası ben kırmızı plastik bardaklı partiye de razıydım!

Murat Evre (Anlayan Adam)

 

Rushmore

rushmore

Wes Anderson’ın ilk şaheseri kabul ettiğim Rushmore, 90’lı yıllarda bize hediye edilmiş en güzel büyüme öykülerinden biri. Bir liseli ergenin aşk sancılarını özene bezene anlatan Wes Anderson tüm gençlik hezeyanlarının adeta bir portresini çıkarıyor. Her ne kadar Anderson’ın sinemasına özgü olan karakterlerin absürtlükleri Rushmore’da da vuku bulsa da hikayenin başkahramanı Max Fisher’ın hayatıyla ilgili bağ kurabiliyoruz. Max’in ders geçme sıkıntıları, platonik aşkı ve gelgitli arkadaşlıklarına rağmen Max’in güçlü olan hayalleri işin eğlenceli tarafını daimi olarak besliyor. Böylelikle duygu karmaşası yüksek ama “ergenliğin olağan halleri böyle değil mi?” hissini yaşatıyor. Ek olarak Wes Anderson her seferinde yaptığı gibi ‘büyükleri/ebeveynleri’ eksik etmeyerek sıcacık bir atmosfer kuruyor.

Jason Schwartzman ve Bill Murray’in hafızalardan kazınmayacak oyunculukları ile Rushmore sıkı bir büyüme hikayesi. Özellikle Wes Anderson’ın büyülü sinemasının baskın izlerini görebileceğimiz Rushmore, genç yönetmenin erken dönemlerine ait müthiş bir keşif.

Faruk Songur (Buzdan Sinema)

 

Say Anything…

say anything

Sevmelere doyamadığımız yönetmenler arasında başı çeken Cameron Crowe’un ilk uzun metrajlı filmi Say Anything. Genelde yönetmenler o koltuğa oturmadan evvel özellikle çekecekleri ilk hikayeyi uzunca bir süre düşünüp tarttıklarından dolayı eğer ki bir stüdyo baskısı altında değilse ortaya büyük şaheserler çıkıyor. İşte Say Anything bu grubun başını çeken ve naif bir aşk hikayesine ev sahipliği yapan bir film. Okulun çalışkan kızına çıkma teklifi eden Lloyd Dobler, kızcağızın yolunu okyanusların ötesindeki bir üniversiteye çizmesinden ve yalanlarını her türlü manipülasyon için kullanan müstakbel kayınpederinden dolayı türlü dolambaçlara düşüyor. Tabii bu süreç ana karakteri öyle güzel törpülüyor, onu gerçek dünyaya öyle bir çaktırmadan hazırlıyor ki büyümeyeceğine inandığımız Lloyd, pervazsız bir adamken kadın erkek ilişkileriyle erken yaşta yüzleşmesinin de yardımıyla başka bir gence dönüşüyor filmin sonuna doğru. “Asla yapmam.” listesindeki her maddeyi sırayla işaretlerken Lloyd’u canlandıran John Cusack üzerinde paralanan The Clash t-shirt’ü ve paltosuyla John Hughes filmlerini hatırlatan bir aşkın baş kahramanı oluyor. Cameron Crowe’un tahmin edebileceğiniz gibi akıllardan asla silinmeyecek repliklerle dolu filminin Cusack’in elindeki boombox ile pencerenin altında bir Peter Gabriel şarkısı çalarken zirve yaptığını da ekleyeyim.

Umur Çağın Taş (Oscar Boy)

 

Shelter

shelter

Büyüme hikâyeleri ekseriya ilk aşk anlatılarıyla güzel. Shelter’daki de bunlardan biri. Annesinin yokluğundan beri aile sıkıntılarına göğüs geren ve artık şaka maka amca da olmuş bir gencin sonunda nefes alma, hayallerini gerçekleştirme, kendi ayakları üzerinde gururla durma zamanları. Ne güzel ki çiçek bir açıyor pir açıyor. Doğru kişi dokunuşunun sihrine mi bağlamalı bunu. Zach, Shaun ortaya çıktığından beri yaşıyor çünkü. Tuzlu su yutmuş, aynı güneşe yönelmiş sörf ahbaplığından yoldaşlığa evrilen ilişki Zach’e kendisinin farkına varmanın, kendini başkalarına kabul ettirmekten daha zor olduğunu gösteriyor. Ama başı dik olduktan sonra ne âlâ, ne mutlu sevgilinin elini gururla tutabilmek. Kendi yolunda genç ve mağrur ilk ciddi adımların heyecanını eş dediğinle paylaşabilmek ne bahtiyarlık.

Ali Fuat Kısakürek (AFK Sinema’da)

 

Stand By Me

stand by me

Korku dışında yazdığı roman ya da hikayeleri de oldukça başarılı olan ve karakter yaratmada usta diyebileceğimiz Stephen King’in “Ceset” adlı kısa öyküsünden uyarlama bir film Stand By Me. Bir cesedi görmek için yola çıkan dört arkadaş üzerinden, birçok kavramın da iliklerimize kadar işlendiği bir dostluk öyküsü. Erkeklik, arkadaşlık, ergenlik, aile gibi kavramların en saf, en temel ve bir o kadar da dramatik hali. Tabii kendi çocukluğumuza dönmememiz, bir şey bulmamamız ve belki de nostalji duygusu ile hüzünlenmememiz neredeyse imkansız. Çocukların yaptıkları çizgi film tartışmalarından, asi ruh taşımalarının yansımalarına kadar her detay muhteşem kotarılmış. Hikayeyi en güçlü kılan yanlardan biri de Reiner’ın şiirsel tat veren yönetmenliği. Kadrajlarından, manzaraları kullanışına, oyunculuk yönetiminden, müzik tercihlerine kadar ortada muazzam ayarında bir iş var. Tabii oyunculuk demişken erken yaşta kaybettiğimiz River Phoneix başta olmak üzere bütün performansların mükemmele yakın olduğunu da belirtmek gerekir. River Phoneix’in doğuştan yetenekli olduğunu görüp, izlerken hüzünlenmemek maalesef kaçınılmaz. Müziklerin de muhteşem tercih edilmesi ve hikayeye yedirilmesi ile ortaya neredeyse kusursuz bir film, harika da bir hikaye çıkıyor. Çocuklar yolculuk ilerledikçe hayata dair birçok olguyu keşfediyorlar. Tıpkı bizler gibi, öğrenecek çok şeyi olanlarımız gibi. Yolculuklarının sonunda aradıklarını bulamayabilirler belki ama izleyenler hem çok iyi bir film, hem de büyüme yıllarına dair muhteşem anılar bulacaklardır.

Onur Kırşavoğlu (Paralel Sinema)

 

Yazıyı Paylaş