Beyazperdenin Ayrıksı Aşkları

Sinema sezonun heyecanını fazlasıyla yaşadığımız bu dönemde siz değerli okuyucularımız için yine keyifli bir dosya hazırladık. Tahmin edeceğiniz gibi yine biz bloggerlar toplandık ve bu kez Beyazperdenin Ayrıksı Aşkları‘nı  yazdık. Buradan bir kez daha işini gücünü bırakıp bu dosya için kafa yoran bütün arkadaşlarıma tek tek teşekkür ediyorum. Tadınızı daha fazla kaçırmadan sizleri dosyayla baş başa bırakıyorum. Keyifli okumalar…

* Seçki alfabetik olarak sıralanmıştır.

 

Amy & Nick
(Gone Girl)

gone-girl-ben-affleck-rosamund-pike1
Bir tarafta bir erkek dergisinde yazılar yazan Missouri’nin küçük kasabasında yetişmiş Nick ile diğer tarafta ailesinin olmasını istediği mükemmel küçük kızı kitaplara döken, herkesin sevgilisi Amy. Tutkuyla başlayan aşkın kriz nedeniyle işsiz kalınmasıyla önce çöküşe sonra tükenişe dönmesi. Sadakatsizlik, işsizlik, amaçsızlık, çocuksuzluk aklınıza gelebilecek tüm olumsuzlukların barındığı bir evlilik. Tüm bunlara rağmen Amy ve Nick çiftini farklı kılan, Amy’nin Nick’i neredeyse idama götürecek kadar şeytani bir plan hazırlamasına rağmen her şeyin sonunda sadistik bir yaklaşımla Nick’i kendine bağlaması, tam bir “love to hate” durumu. Şu bir gerçek ki Amy-Nick birlikteliği beyaz perdedeki en rahatsız edici birlikteliklerden biri olmaya aday.

Ata İsmet Özçelik (Hepsi Detay)

 

Celine & Jesse
(Before Sunrise / Sunset / Midnight)

M3Zd2U9
1995 yılıydı Celine (Julie Delpy) ve Jesse (Ethan Hawke) karakterleri beyazperdeye düştüğünde. Richard Linklater ve Kim Krizan’In birlikte yarattıkları bu iki âşık ilkin bir trende karşılaştılar. Gün boyu sürecek yolculuklarının ilk adımı, bu Viyana’da dışarı atlayacakları trende atıldı. Sözlerdi onları bir araya getiren. Sözcüklerle kendi evrenlerini kuruyordu iki genç insan. Ve yine bir söz (ama bu sefer kelime manasında değil) ayırıyordu film sonunda iki âşığı. Yeniden görüşmeye söz veren iki gencin aşk öyküsünün ağına düşen bizler merakta kaldık tabiî, buluşabildiler mi, yoksa? Dokuz yıl sonra (2004) onlarla yeniden karşılaştığımızda daha gerçekçi halleriyle romantik hayallerinin karışımını bulduk genç kadında ve adamda. İkisi de biraz isyan, biraz özlem ama çokça da aşk doluydu birbirine. Paris sokaklarını birlikte arşınlarken uçağı kaçıracağına adımız gibi emin olduğumuz Jesse için uyarıda bile bulunduk: Bu defa gitme! Gitmedi Jesse, yine dokuz yıl sonra (2013) bu kez ilişkiye dönmüş aşk hikâyesinin kahramanlarıydı Celine ve Jesse. Bu kez ilişkiye dönememiş bir aşkın değil birlikte olmanın yükünü omuzlarında taşıyan iki insanın hikâyesiydi bizi karşılayan. Romantik başlayan ve realizme doğru hızla yol alan Before serisi benim için sadece aşkın anlatımı değil elbette. Celine ve Jesse de ayrıksı karakterler değil. Ancak o kadar gerçekler ki bu halleriyle perdede değil yanı başımızda konuşuyorlar hissiyle izletiyorlar filmleri bana. Dolayısıyla benim perdedeki âşıklar konusundaki tercihim Celine ve Jesse. İnsan olmayı kadın ve erkek olmanın önüne koyabilirken aynı zamanda kadın ve erkek olabilen karakterler çizebilmek Before serisinin bir inceliği. İçlerini dökerken içimizi dökebilen nadir karakterler onlar.

Seçil Toprak (çerçeve)

 

Celine & Robert
(A Life Less Ordinary)

3

Beyazperdede ayrıksı aşk hikayeleri arasında kuşkusuz en eğlencelilerinden biri Danny Boyle’un A Life Less Ordinary filmindeki Robert (Ewan McGregor) ve Celine (Cameron Diaz) ikilisidir. Oldukça zengin ve güzel olan Celine, sırf “zevk” için düzenli olarak uşağının kafasına elma yerleştirip uzaktan ateş edecek kadar çılgın. Robert ise temizlikçi olarak çalıştığı işten yerine bir “robot” alınmasına içerlendiği için patronun ofisini silahla basan, yetmeyip kızını kaçıran başka bir aykırı kişilik. Tabii ki kaçırma olayı varsa “Stockholm Sendromu” kaçınılmaz. Bu iki çılgın insanı Tanrı’dan aldıkları bir görev vasıtasıyla birleştirmeye çalışan meleklerin bile ecel terleri döküp isyan etmesi ilişkinin ayrıksılığını gözler önüne seriyor. Hem de iki oyuncunun izleyiciye son derece pozitif yayılan kimyaları, eğlenceli soundtrack çalışması ve farklı türleri birleştiren oldukça dinamik kurgusu eşliğinde.

Halil İbrahim Sağlam (Sinefilin Seyir Defteri)

 

Charlotte & Bob Harris
(Lost in Translation)

'Lost in Translation' Movie Stills

“Yalnız hissediyorum. Etrafım başka insanlarla çevrili olsa bile…” – Charlotte

Bana göre o yılın en iyilerinden, 2003 yapımı Lost in Translation’da yaşlanmanın, aile kurmanın ve çocuk sahibi olmanın getirdiği sorumluluklar yüzünden hayatı istediklerinden değil yapmak zorunda kaldıklarından ibaret olan 50 yaşındaki aktör Bob ile üniversiteden mezun olup hayatının geri kalanında ne yapacağı konusunda fikri olmayan ve o birçoğumuzun geçtiği/geçeceği “varoluşsal dönem”de kocasıyla Tokyo’ya sürüklenmiş 19 yaşındaki Charlotte arasındaki naif ilişkiyi Sofia Coppola, en az hayatın kendisi kadar gerçekçi ve evet çoğu kişi amiyane tabirle ‘sıkıcı’ anlatır. Kocaman binalarla dolu bir metropolde boydan boya camlarla kaplı otel odalarının, iş yerlerinin, oturma odalarının arkasında sıkışıp kalan modern insanın yalnızlığı o kadar ‘sıradan’ bir halde karşınıza çıkıyor ki keyfinizi kaçıracak derecede başarılı.

Tüm deneyimine görmüş geçirmişliğine rağmen Bob, Charlotte’a gelecekle ilgili teselli edecek tek bir şey söyleyemez. “Her şey çok güzel olacak” demek ister belki ama yapamaz. Yine de Sofia Coppola bize umut verir filmin sonunda Charlotte’un kulağına fısıldayarak. Biz duymayız, Sofia da bilmez belki Bob’ın ne dediğini ama o an için orada yeter o Charlotte’a. Seneler sonra dönüp hatırladığında gülümsetecek güzel bir veda.

10 sene önce ilk kez izlediğimde yakaladıklarımdan çok farklı şeyler yakaladım bu yıl tekrar izlediğimde. Bence Charlotte ve Bob’un arasındaki bu ‘yarım aşk’ hikayesini anlama ve yalnızlıklarına ortak olma, hayattan ne alamadığınızla ya da onun sizden ne alıp götürdüğüyle alakalı. Yaş geçtikçe, kalp kırıklıklarına yenileriniz eklendikçe ya da daha fazla kendinizi yalnız hissetmeye başladıkça ikisinin yaşadıklarına daha bir ortak olduğunuzu biraz acı bir şekilde fark ediyorsunuz (yazar burada ‘yalnızım, mesajlarınızı bekliyorum’ diyor). 10 senede bir hayatınızın farklı dönemlerinde izleyip hem Charlotte ile hem de Bob ile empati kurabileceğiniz şarap gibi bir ‘paylaşılmaya çalışılan yalnızlık’ öyküsü.

 Mert Yenici (Sineofrenik)

 

Eve & Adam
(Only Lovers Left Alive)

Only Lovers Left Alive
2013 yılını kapamaya yakın izleme şansı bulduğum “Only Lovers Left Alive / Sadece Aşıklar Hayatta Kalır”ın ayrıksı aşıkları Adam ile Eve, filmi izleyen herkesin gönlünde yer tutmayı öyle ya da böyle başardı kuşkusuz. Bir nevi modern zaman Adem ile Havva hikayesine tanıklık ettiğimiz hikayede biri Detroit diğer Tanca’da yaşayan iki melankolik vampirin farklılıklarına rağmen yüzyıllardır süren aşk hikayesini izlemek gerçekten ilginçti. Hem de muhteşem müziklerin eşlik ettiği cool bir atmosferde… Dünyanın bir diğer ucunda bulunmalarına rağmen iletişim kurmayı başaran çiftin yönetmen Jim Jarmush’un da belirttiği gibi Dolanıklık Olgusu’nun bir başka örneği niteliğinde olduğunu farketmek hiç de zor değil. Ufacık şeylerden bile zevk alabilen Eve’ın ona göre daha içine dönük bir hayat süren pesimist Adam’a olan sonsuz sevgisi ise yer ve zaman tanımayan olgu olarak karşımıza çıkıyor. Hayatta bir türlü hayal ettiği rahatlığa erişmemelerine rağmen çabalamaktan (ve didişmekten) vazgeçmeyen bu iki aşığın ortak noktası olan kültürel bağ ise aralarında yüzyıllardır süren köprü görevi görmekte. Zaten zaman ve mekan farkı gözetmeksizin birbirlerinin varlığını derin bir şekilde hissetmelerinin de nedeni hayattaki bu bağlarından kaynaklanıyor. Ve biz de seyirci olarak dillere destan hikayelere sahip bu iki karakterin kesişimini keyifle izleyerek aslında yüzyıllardır sanatın her dalında rastladığımız bir aşk hikayesini farklı bir açıdan tekrardan izleme şansı buluyoruz. Jim Jarmush sayesinde Adam ile Eve daima beyaz perdenin en ilgi çekici ve cool çifti olarak hatırlanacaktır, en azından benim için yeri bambaşka olacağı kesin.

Alp Turgut (Film Doktoru)

 

Eve & Wall·e
(WALL·E)

wall-e
Dünya kurumuş, sefil bir haldedir ve kimse kalmamıştır. Unutulmuş, yalnız başına bırakılmış bir robot olan Wall-e, bulduğu eski bir filmi tekrar tekrar izleyerek (Hello, Dolly !) adeta hayata tutunur. Sevgiye ve hislere ihtiyacı vardır. İnsanlar ise, mahvettikleri dünyayı terk etmişler, yarattıkları yeni düzende tembelliği fazlasıyla yaşar olmuşlardır ve obezite yüzünden olabilecek en kötü durumdadırlar. Biz de bu tabloyu izlerken umutsuzluğa kapılır, teknolojinin getirilerini düşünmeye başlarız. Tam da bu noktada, hem Wall-e hem de bize gereken şey, bir umut, bir kıvılcımdır ve Eve çıka gelir. Onun aşkından deliye dönen Wall-e, aradığını bulmuştur. Bu aslında bir amaçtır da onun için. İzlediği eski filmde hissettiklerinin cevabını bulmuştur adeta. Bizler ise, onların o mükemmel durumunu zengin kız fakir oğlan duygusunu bile yaşayarak takip ederiz. Bir insanın elini tutmanın, hele ki sevdiğimiz aşık olduğumuz insanın elini ilk kez tutmanın o saflığı, mükemmeliği ve içtenliğini Wall-e ile birlikte içselleştiririz. Sesssiz film tadında, oldukça yoğun ilerleyen bu aşk, bizleri de ısıtır, pozitif duygular beslememize sebep olur. Bir şeyler için hala umudun var olduğunu ve bir insanı sevmekle her şeyin başlayacağını iliklerimize kadar hissederiz. Ütopik, iki robot üzerinden ilerleyen bir animasyon filmindeki aşk, izleyicilere daha ne kadar “gerçek” gelebilir ve ne kadar geçebilir bilmiyorum. Sanırım sinema tarihinin en ayrıksı ama en yakın bulduğumuz çiftlerindendir Wall-e ve Eve. Film ise, gelmiş geçmiş en iyi animasyonlardan biri olup, zihnimizde üst sıralarda yer alacak güzellikte bir aşk filmidir.

Onur Kırşavoğlu (Paralel Sinema)

 

Franck & Michel
(L’inconnu du lac)

006-l-inconnu-du-lac-theredlist
Franck ve Michel’inki belki de en gerçek aşk. Yıkıcı, iz bırakıcı, ölümcül. Tenselin ölüm korkusunu hiçe sayan çekimi, ölüme teğet hazlar, karşındakinin katil olduğunu, seni de öldürmekten zerre çekinmeyeceğini bile bile kapılmak. Zırıltılı duygusallıktan, ben de seni sevgilimlerden uzak, her an kazanıp kaybedebileceğin, sonsuza kadar sahip olamayacağının, bitişe yakın olduğunun bilincinde. Tutku ancak bu kadar yoğun verilebilir, bir eşcinselin ilişki açlığıyla ölüme sarılması, yılanla sevişmek, katiline seslenmek. Eşcinsel sinemanın yakın dönem başyapıtlarından L’inconnu du lac sanırım tutkunun anlamına bu derece tehlikeli yaklaşımlarda bulunduğu için, aşk ile ölümü yakınsadığı ve çok doğru yaptığı için ayrıksı sayılır.

Ali Fuat Kısakürek (AFK Sinema’da)

 

Jack & Ennis
(Brokeback Mountain)

brokeback_mountain23_55627-1600x1200_DBLD
Brokeback Mountain, dışardan bakıldığında bir eşcinsel filmi denebilecek kadar önyargılı bakılabilecek bir eser olarak algılanabilir. Gay kovboylar söylemi bu durumun kuşkusuz en büyük kanıtı olur. Her sahnesiyle önyargı çerçevelerini yere indiren Ang Lee içinse film bir aşk hikayesi üzerine kurulduğu aşikar olarak karşımızda duruyor. Filmin iki protagonisti arasındaki tutku o kadar güçlü ki ikiside bu duruma mantıklı bir açıklama getiremiyor. Brokeback Mountain bir aşk filmi ve her aşk filmi gibi bu aşkın sonu da trajik oluyor. Herşey bir tarafa topluma karşı da aşklarını sonuna dek yaşamayı seçiyorlar. Ennis’in Jack’e bir eşçinsel çiftçinin öldürüldüğünü anlatması ve aynı olasılığın onların başına gelebileceğini konuşmaları aşklarının geleceği için büyük bir tehlike altında olduklarını anlatması misal olarak aşkın fedarkarlık istediğini anlatıyor. Önyargılardan kaçmak bir nevi toplumu da terk etmektir.

Bu aşkın yaşandığı yer olan dağlara ise görünenden farklı bir anlam yüklenebilir. Brokeback 1963 yazında iki adam arasındaki ilişkiyi and bu ilişkiyi bitirmelerini ifade ediyor. Jack yıllar sonra Ennisle yaşadığı ilişkiyi Brokeback Mountain olarak tanımlıyor. Bu kelime metaforlaşıyor bir yerden sonra. Yaşanmışlıkların bir adı olarak literatürdeki yerini alıyor. Oysa bu iki kovboyun Wyoming kırsalında yaşadığı ilişki bir sürü diğer ikilemleri çağrıştırıyor. Aşkın, erkek ile kadın ikilisi arasında yaşanmasından, direniş ile kabule geçişten, geçmiş ile gelecek, yaşam ile ölüm arasında kalan kısa ömürü çok iyi anlatıyor. Ennis’in Jack’e yazdığı son mektupta dağ bir mezarlık olma görevini üstleniyor. Bir aşkın yaşamı olduğu kadar ölümü de vardır. Wyoming kırsalı ne kadar ölü, çaresiz ve sıradan görünse de Brokeback Dağı bir o kadar hayat dolu ve kaçışların/aşkın mekanı olarak gözükmüyor mu? Ennis ve Jack’in ikisi de kırsalda büyürler. Jack Texas’a zengin eşiyle birlikte göç ederken, Ennis ekonomik problemlerle yüzleşir. Kırsalın aslında birden çok anlamı vardır. Sıradanlığın dışında Jack’in ölümüyle sıradanlaşan bir hayata mahkum olan Ennis’in sıkışmışlığını da simgelemesi anlamını taşır.

Bu iki adam için hayat birbirlerinde benzersiz bir aşk bulmalarından ibaret olarak gözüküyor. Dağ ise bir metafor. Yaşanmışlıkların zihinlerde birikmesiyle oluşan boş ve ferah alanın adı. Sosyal baskılardan kaçılabilecek bir kaçış alanı olarak tanımlanabilecek geniş özgürlüklerin simgesi haline gelen dağdır. Dağın adeta sakladığı bu aşk ya da bu iki genç adamın birbirine duyduğu büyük tutku toplumsal ahlak kurallarının uzağında Brokeback dağında her yerde yaşanabilir. Ne ilginçtir ki, aşk için kaçmak zorunda kalmak, John Lennon’un meşhur lafını da hatırlatır: Her yerde şiddet varken, aşk için kaçıp saklanmak gerekiyor. Bu aşk duyulsa iki adamın da öldürüleceği bir kesinlik oluşturması nasıl bir ikilemdir. Brokeback Dağı’na kaçıp saklanmak bazi özgürlüklerin yaşanmasını sağlarken güvenli ama yasak bir aşkın da varlığını ispatlar nitelikte oluyor.

Burç Karabulut (Cineritüel)

 

Jeanne & Paul
(Ultimo tango a Parigi)

el_ultimo_tango_en_paris_1972_1
Paris sokaklarında hüznün buram buram koktuğu bir günde Jeanne ve Paul’un kaderi bir apartman dairesinde yek vücut oluyor. Biz ne kadar isimlerini ve hikayelerini bilsek de ikisi dış dünyanın yansımalarına bir perde çekiyor ve sadece o apartman dairesinde duygusalı yerle bir ederek cesur, çarpıcı ve yer yer şiddetli bir dünya kuruyorlar. Her bir buluşmayla şehvetle bedenlerinden taşan arzular hazlara, hazlar ise birer anıya dönüşerek o bomboş apartman dairesinin her bir köşesine siniyor. Zamanın acımasızlığı ile yoğrulan Jeanne ve Paul’un öyküsü bir boşluk bularak perdeleri açıyor. İsimler ve hikayeler…

Bir milad veya bir rüya, bir kez daha şu eşiğe geliyor: “Şiddetle başlayan hazlar, şiddetle son bulurlar.”

Faruk Songur (Buzdan Sinema)

 

Jordana & Oliver
(Submarine)

submarine-promo-still
Richard Ayoade’nin ilk filmi ve aynı zamanda ilk başyapıtı olan 2009 yapımı “Submarine”, Craig Roberts tarafından canlandırılan Oliver Tate’in büyüme hikâyesidir. Tabii bu büyüme hikâyesinde en önemli rolllerden birini, Oliver’ın sevdalandığı Jordana (Yasmin Paige) oynar. Her açıdan tuhaf bir aşk hikâyesidir bu. Oliver sosyal kabiliyetleri kısıtlı, kitaplardan ve filmlerden öğrendiklerini ‘taklit eder’ gibi görünen bir çocukcağızken, Jordana ise küt saçlı, asık suratlı, romantizmden hoşlanmayan ama film ilerledikçe şaşırtıcı bir biçimde kendini Oliver’a kaptıran bir genç kızdır. Bu ilişkide listelerin yerini anmadan olmaz; Oliver’ın dünyasında listeler pek çok sorunun çözümüdür. İlk listeyi Oliver, Jordana’yı sevişmeye ikna etmek için eline geçerli sebepleri sıraladığında görürüz. (1. Bana deli gibi âşıksın. 2. Yasal olmadan önce yapmamız lazım. 3. Nasılsa hayal kırıklığına uğrayacağız, neyi bekliyoruz?) Oliver ve Jordana’nın ilişkilerinin kırılma noktası, Jordana’nın annesinin hastalanması dolayısıyla her zamankinden kırılgan bir hale bürünmesi olur. Bu durum işleri karıştırıp Oliver’ın büyük bir hata yapmasına yol açar. Filmi izlemediyseniz, Oliver’ın bu nadide ilişkiyi kurtarma çabasını hayal etmeyi size bırakıyorum veya “Submarine” adlı bu mucizevî filmi hemen izleyip Oliver ve Jordana’yla tanışmanızı tavsiye ediyorum.

Ozancan Demirışık (Paralel Sinema)

 

Lena & Barry
(Punch-Drunk Love)

punch-drunk-love2
Sorunlu bir adam ve onu sorunlarına rağmen çok seven bir kadın… Paul Thomas Anderson’un 2002 tarihli başyapıtı Punch-Drunk Love, bu denli düz biçimde tanımlanacak bir film değil elbette. Fakat senaryosu ve karakterlerinin özü bu tanıma dayanıyor aslında. Filmin manik depresif baş karakteri Barry Egan, 7 kız kardeşi ile yaşayan, bastırdığı agresif dürtülerini zaman zaman kontrol etmekte güçlük çeken, sosyal fobi sahibi yani kısacası son derece sancılı bir kişiliğe sahip. Barry’nin hayatına giren Lena ise Barry’nin tüm bu karanlığına ve çevresine kapanıklığına karşın içten, sıcak ve samimi. Bu garip aşkı, inandırıcı kılan etken ise bu uç karakterlerin birbiriyle olan yüksek voltajlı elektriği diyebiliriz. Lena’nın, Barry’nin hayatında kapladığı yer arttıkça, onun ruhunda gizlediği şiddete adeta bir yastık işlevi görmesi ve mutlu olmak adına mücadele vereceği amaçları beraberinde getirmesi gibi durumlara bağlı olarak Barry’nin olgunlaşmasını da bu ilişki çerçevesinde izleriz. Yönetmen Paul Thomas Anderson, aşk mefhumunun en kuytu köşelerine yerleştirdiği bilinçaltı ögeleri, renk ve müzik seçiminin kusursuzluğu, detay farkındalığı gibi etmenler ile seyirciye, yaşanılan gelişimi ve değişimi enfes bir sinema diliyle aktarır. Barry ve Lena’nın aşkı romantik komedi gibi başlar öyle devam eder ve öyle de sona erer. Fakat bu romantik komedi gerçek hayatından içinden o kadar fazla beslenir ki en ufak bir yapaylık dahi içermez.

‘’ Barry: I’m lookin’ at your face and I just wanna smash it. I just wanna fuckin’ smash it with a sledgehammer and squeeze it. You’re so pretty.
Lena: I want to chew your face, and I want to scoop out your eyes and I want to eat them and chew them and suck on them. ‘’

Murat Karakuş (@murattkarakus)

 

Lucia & Max
(Il portiere di notte)

cNyex6TQFcekVtDqBH5kFG21tMK
Kendi kuşağının en yetenekli isimlerinden olan Liliana Cavani’nin ‘The Night Porter’ı, izleyiciyi sinema tarihinin en ‘arıza’ çiftlerinden biriyle tanıştıran ve ‘rahatsız edici’ sıfatını sonuna kadar hak eden bir film. 2. Dünya Savaşı döneminde, sado-mazoşizm dolu tuhaf bir ilişkiye kapılan Nazi subayı Max ile esir Lucia’nın yıllar sonra bir otelde karşılaşmasını ve ertesinde yaşananları anlatıyor Cavani. Dirk Bogarde ve Charlotte Rampling ikilisinin muhteşem performanslarıyla hayat verdiği karakterlerin ilişkisi, bu karşılaşmayla birlikte tekrar ‘alevlenmeye’ başlıyor ve özellikle bir evin içinde kapana kısıldıkları bölümlerde giderek hastalıklı boyutlara varan bir tutku öyküsüne dönüşüyor. Aşkın en ‘karanlık’ yönlerinin kurcalandığı ve alışagelmişin dışında bir ilişkinin perdesini aralayan bu çarpıcı filmin sinemaya unutulmaz iki karakter armağan ettiğini belirtmek gerek.

Ali Çalışkan (Paralel Sinema)

 

Oskar & Eli
(Låt den rätte komma in)

let112
İzlediğim en saf, en temiz aşk hikayesi… Hem de içinde çokça kan, bolca şiddet olmasına rağmen… John Ajvide Lindqvist’in kendi romanından uyarladığı senaryodaki âşıklarımız 12 yaşında, sınıf arkadaşlarının sözlü ve fiziksel şiddetinden bunalmış Oskar ve apartmanlarına yeni taşınan gizemli kız Eli. O çocuk kalbiyle, hoşlanmaya başladığı Eli’nin bir vampir olduğunu öğrendiğinde bile hiçbir şey kaybetmiyor Oskar sevgisinden. Eli ise sırf onu üzmek istemediği için davet edilmeden içeri girmeyi bile göze alıyor. Fantastik sinemadaki örneklerinin aksine, uğruna savaşlar çıkan bir aşk değil onlarınki, imkansız da değil; oldukça minimal ve bir çocuğun zihninde her şeyin olduğunca olası. Çocukça bir aşkın peri masallarına özgü saflığı ve güzelliğine kendinizi kaptırdığınız ve Oskar’ın birkaç onyıl sonra filmin bir başka aşığı Håkan’a dönüşeceği gerçeğini düşünmediğiniz sürece de öyle kalacak.

İsveç’in dondurucu soğuk ve karlı sokaklarının fon oluşturduğu hikaye, Tomas Alfredson’un ve teknik ekibinin ellerinde büyüleyici bir filme dönüşüyor. Filmin 2010 yılında Let Me In adıyla Hollywood’a uyarlandığını, geçtiğimiz sezonda ise bir tiyatro oyunu olarak Londra izleyicisiyle buluştuğunu; fakat öncelikli olarak ve kesinlikle izlemeniz gerekenin de bu İsveç versiyonu olduğunu da hatırlatayım.

Emre Eminoğlu (thebalkabaa)

 

Patrick & Tiffany
(Silver Linings Playbook)

silver linings playbook lawrence cooper
“Hollywood aşkları”, genellikle bir spektrumun iki zıt ucundaki karakterlerin birbirini dengelemesi suretiyle yaşanır. “Popüler kız & çekingen oğlan”, “sıradan kız & gizemli yakışıklı” gibi, çiftler arasında genellikle bir “ulaşan & ulaşılan” ilişkisi kurulur.

Bu geniş genellemeyi büken Silver Linings Playbook, akıl sağlığı yerinde olmayan (kabaca deli) bir erkekle, akıl sağlığı daha da yerinde olmayan (kabaca zırdeli!) bir kadın arasındaki aşkı anlatıyor. Patrick ve Tiffany arasındaki ayrıksı ilişkiyi en güzel tanımlayan sahne, ilk randevu sahnesi, aslında oyuncuları için zor bir sahne: Bradley Cooper’ın “deli olduğunun farkında olmayan deli”sine karşılık Jennifer Lawrence, “deliliğine sahip çıkan deli”yi, tadını çıkara çıkara oynuyor. Tuhaf ama, işe yarıyor.

Oscar kampanya dönemindeki tuhaf / zorlama mesaj verme çabası (filmin yapımcılarından Harvey Weinstein, bir noktada filminin bir romantik komediden ziyade, “akıl hastaları üzerine bir sosyal inceleme” olduğunu iddia edip Beyaz Saray’da lobi yapmıştı!), ve elbette Emmanuelle Riva vs. Jennifer Lawrence rekabeti, Silver Linings Playbook hakkındaki hatıralarımı bir parça lekelese de, son derece sıradışı bir aşk hikâyesi anlattığını söylesek yanılmış olmayız herhalde.

Murat Evre (Anlayan Adam)

 

Samantha & Theodore
(Her)

Her-Movie-siri-operating-system-ftr
Spike Jonze’un yakın bir gelecekte geçen öyküsü aslında günümüze dair pek çok alışkanlıkları aynalaması sayesinde çok da akıl almaz bir manzara çıkarmıyor karşımıza. İnsanların birbirleriyle direkt iletişimlerinin koptuğu, adeta kendi kendilerine konuşur gibi sokaklarda kişisel iletişim sistemleriyle sohbetlerine daldığı bir ortamda Theodore ve Samantha’nın ilişkisi de pek ayrıksı sayılmaz. Theodore’un Samantha’ya olan bu imkansız aşkını yürümeyen bir evliliğinin ardından kendinden asla kopmayacak bir işletim sistemine sıkı sıkıya bağlanmak olarak da yorumlamak mümkün. Ancak ‘Her’ her şeyden önce insanın maskelerini çıkarıp en gerçek haliyle kendisini anlayacak bir liman arayışını aktarıyor bize. Theodore’un çabaları, herhangi bir bireyin yalnızlığını umutsuzca kırma çabasından başka bir şey değil aslında… ister sanal bir varlıkla olsun; isterse gözlerinden derdini okuduğun yakın bir sırdaşıyla.

Kemal Yılmaz (Çarpık Kadraj)

 

Shrek & Princess Fiona
(Shrek)

vlcsnap-2012-03-11-14h36m02s27_large
“Ayrıksı aşk” deyince sizin aklınıza ne geliyor bilmem, ama ben masal kahramanlarından başkasını düşünemiyorum. Rapunzel’den Beauty and the Beast’e, Sleepin Beauty’den Snow White’a kadar pek çok hikaye saymak mümkün. İşte bunların hepsini buluşturan ve muhtemelen 21. yüzyılın en yaratıcı animasyonlarından biri olan Shrek’den bahsedeceğim biraz. Bildiğimiz pek çok masala ve kültleşmiş filmlere referanslar içeren Shrek, özünde çok benzer olmalarına rağmen bambaşka dünyalarda büyümüş iki karakterin aşkını uzun yıllardır sürmekte olan bir franchise’da anlatıyor. Shrek ile Prenses Fiona pek çok macera atlattı; ama biz henüz o ilk tanıştıkları anı ve kaçınılmaz sona attıkları adımları unutamıyoruz. Koca bir bataklıkta kaba saba bir hayat süren, köylülerin ondan bucak bucak kaçtığı sözde canavar, ama koca kalpli Shrek ile hayatını adab-ı muaşerete adayan, aşk düşkünü, kraliyet ailesinin acımasız bir ejderha tarafından kaleye hapsedilen kızları Prenses Fiona… Belki ömrümüz boyunca yemyeşil bir adamın güzeller güzeli bir prensesle saadete ereceğini göremeyeceğiz; ama bize Shrek ile Fiona’nın anime aşkları da yetiyor.

Umur Çağın Taş (Oscar Boy)

 

Sophie & Julien
(Jeux d’enfants)

e3279776
Sophie ve Julien’in çılgın hikayesi bir cesaret oyunu ile başlıyor, öyle ki oyunun sonunda olacakların iyi bir fikir olmadığını daha baştan söylüyor bize Julien. Çılgın ikili için oyun ve gerçekler arasındaki çizgi giderek kayboluyor, sınır kayboldukça aşkları ve oyun arasında sıkışıyorlar. Rengarenk ve sürreal bir atmosferde geçen film boyunca seyirciyi defalarca şaşırtmayı da başarıyorlar birbirlerine yaptıkları ile. Kimi seyirci sonu yüzünden sevmiyor filmi ama bana göre bu akıl dışı aşkın bitebileceği en mutlu son ile bitiyor! Mutlaka ki Sophie ve Julien’in seyirciye yaşattıkları maceranın bu kadar güzel olmasında gerçek hayatta birlikte olan Marion Cotillard ve Guillaume Canet’in arasındaki çekimin etkisi büyük. Sinemanın çılgın aşıkları, ne zaman “La Vie En Rose” çalsa gülümsememe sebep olmaya devam ediyor, tanışmadıysanız daha fazla geç kalmayın derim.

Helin Özüpekçe (Tarçınlı Kahve)

 

Yazıyı Paylaş