Korku Sineması

Anlat Bakalım’ın ikinci konuğu café du cinéma‘nın kurucusu ve ayrıca the Magger‘da yazar olan Muhammed Ali Kavas oluyor. Kendisi sıkı bir korku türü müdavimi olduğu için haliyle bu fırsatı kaçıramazdım ve kendisiyle “Korku Sineması” üzerine çok güzel bir sohbet gerçekleştirdik. Uzun bir mesai harcadık. Beğeneceğinizi umuyorum. Buradan bir kez daha kendisine çok teşekkür ediyorum.

the-exorcist

Klasik bir soruyla başlayalım. Sanırım sen de katılırsın. Sinema tarihinde korku türü nedense hep bir üvey evlat muamelesi gördü. Sence bunun nedenleri nedir?

Evet, kesinlikle katılıyorum. Aslında bu durum tür sinemasına ait tüm filmler için geçerli. Ama komedi ya da aksiyon sinemasında bile iyi örneklerin takdir edildiğini zaman zaman görüyoruz. Ne hikmetse bu durum korku sinemasına gelince gerçekleşemiyor. Birkaç yılda bir karşımıza çıkan gerçekten iyi örnekler bile birkaç eleştirmen övgüsünden öteye gidemiyor. Bunun nedeni ise büyük ihtimalle korku sinemasının yüzeyde gerilim ve dehşet unsurlarını kullanarak seyircide bir etki bırakma çabasından kaynaklanıyor diye düşünüyorum. Bunun için bu türün yönetmenlerinin bu yönlere başvurması, türün gereği olarak, alt metindeki güçlü söylemlerin ve metaforların göz ardı edilmesine sebep oluyor. Tabii bir de 2000’li yıllarda daha çok izleyici çektiği için üst üste gelen çerezlik bile diyemeyeceğimiz çöp niteliğindeki filmler de türün iyice gözden düşmesine sebep oldu.

Hemen bunu atlattıktan sonra hep tartışılan bir konuyla devam edelim: Korku türündeki her film insanı ciddi anlamda korkutmalı mıdır? Yani şayet benim çok korkmadığım ama bu tür için çok başarılı sayabileceğim filmler var.

Korku filmleri izleyiciyi korkudan öldürmelidir gibi bir şey tabii ki de yok. Benim de hiç korkmadığım halde çok iyi bulduğum filmler var. Ve aynı şekilde çok kötü olduğu halde beni oldukça korkutan filmler de var. Ama insanların komedi filmi izlerken gülmeyi beklediği gibi korku filmlerinde de bir noktada o etkiyi bırakabilmek gerekiyor diye düşünüyorum. Sonuçta iyi bir hikâye anlatmanın ve ortaya teknik açıdan temiz bir film çıkarmanın yanında, izleyicide korku ve gerilim hissini yaratmak da önemli. Hatta bu türün en zor kısmı belki de burası. Zira her seyircinin korkuları ve zayıf yanları her zaman farklıdır. Böylesine bir durumda, tüm bunları aynı anda evrensel bir potada eritebilmek önemli diye düşünüyorum. Şahsen hem ortaya iyi bir sinema deneyimi çıkaran hem de seyircide korku ve gerilim hissini yaratabilen yapımların fanatikliğini yapmayı tercih ediyorum.

55555555555

Madem çok korkmaktan bahsettik. Ciddi anlamda seni uyutmayan bir film oldu mu?

İzlediğimi hatırladığım ilk filmlerden biri The Blair Witch Project’ti. Belki de korku sinemasına bu kadar düşkün olmamın sebebi de o filmdir. Bütün çocukluğum boyunca üzerimden atamamıştım etkisini. Onun dışında klasiklerden Rosemary’s Baby’yi söyleyebilirim. Tam olarak bir korku filmi olarak nitelendirmek doğru mu bilmiyorum ama hala beni en çok tedirgin eden filmlerden biridir. Onun dışında korku filmlerinden korkmayı bırakalı epey oldu açıkçası. Artık daha çok türe olan zaafım ve aldığım haz dolayısıyla izliyorum. O yüzden daha campy işler ilgimi çekmeye başladı. Ama bu kuralı bozan bir film karşıma çıktı geçen sene: The Babadook. Evet, biliyorum. Filmi aşırı komik bulan ve yerden yere vuran belli bir kısım var. Ama ben filmin çok sağlam bir alt metne ve oldukça etkileyici bir atmosfere sahip olduğunu düşünen taraftayım. Beğeneceğimi biliyordum ama bu kadar korkacağımı tahmin etmemiştim. O gece rüyamda Mr. Babadook’u gördüğümü inkâr edemeyeceğim. 😀

The Babadook ve korktun. Anca buna gülerim 😀

Cidden korktum. Hem de çok fena. İnsanların beni ciddiye almayı bırakacağı nokta burası sanırım 😀 Dediğim gibi korku gerçekten çok sübjektif bir şey. Filmin o tek bir eve sıkışmış klostrofobik atmosferi ve anne-oğul arasındaki gerilim bence inanılmaz rahatsız ediciydi. Özellikle Essie Davis’in yatakta havalandığı sahnenin, o duyguyu daha önce defalarca yaşamış biri olarak beni etkilememesi imkansızdı. Filmin kilit noktasının ‘korkuyu beslemek’ olduğunu düşünürsek, beslenerek büyüyen Mr. Babadook etkisi beni de giderek daha fazla germeye başladı. Jennifer Kent’in o hissiyatı, ekranın öbür ucundaki seyirciye çok iyi geçirdiğini düşünüyorum.

kurt_russell_john_carpenter_big_trouble_in_little_china

Direksiyonu kıralım! Elbette türü fersah fersah taşıyan birçok yönetmen oldu. Senin için özel bir isim var mı?

Yani Hitchcock, Brian de Palma, John Carpenter gibi isimler geliyor akla ilk önce. Hitchcock’u bu kategoriye almak ne kadar doğru bilmiyorum ama yıllar önce bile gerilimin doruklarına çıkabilmiş bir isim kendisi. Wes Craven’ın her işini sevmesem bile bu türe çok büyük katkıları olduğu inkâr edilemez bir gerçek. Son yıllarda ise James Wan’in türe yeni bir soluk getirerek bir silkinme durumu yaşattığını düşünüyorum. Özellikle iki Insidious filmini de baya başarılı buluyorum. Şu an korku türünü bırakmış gibi gözüküyor ama yeniden el atarsa sinemaya koşa koşa giderim. The Visit’i henüz görmedim ama Shyamalan’ın eski günlerini aramamak elde değil. O yolda devam etseydi Shyamalan’ın ismini verirdim büyük ihtimalle. Ama tabi David Lynch’in her filminde korkudan altıma sıçtığımı da eklemem gerek. 😀

Ya “hayatımın filmi” dediğin bir yapım?

Zor bir soru aslında ama aklıma ilk gelen film The Others. Küçük yaşlarda izlemiş olmamın da etkisi var büyük ihtimalle ama yıllar sonra bile tekrar ziyaret ettiğimde hala daha etkisini koruduğunu fark ettim. Baştan sona bir an bile ensemizi bırakmayan o tedirginlik ve ışık girmeyen o ürkütücü evin içerisindeki gerginlik… Birçoklarının aksine finaldeki twistten ziyade finale kadar süren o tekinsizlik belki de filme dair en çok sevdiğim şey. Gerçekten yönetmenin hâkimiyetini her an hissedebildiğiniz filmlerden biri. Amenábar’ın hayran olunası bir gerilim atmosferi yarattığını düşünüyorum. Kısacası bu türde zirve olarak nitelendirebileceğim filmlerin başında geliyor The Others. Nicole Kidman’ın efsanevi performansı da cabası.

scream-movie-ghostface-mask

Şimdi korku türünü girdiğimizde birçok alt türle karşı karşıya kalıyoruz. (teen-slasher, body-horror,…) Senin özel olarak ilgi alanına giren bir alt tür var mı yoksa hepsine tavım durumu mu var?

Aslında hepsine tavım ama teen-slasherlar özellikle ilgimi çekiyor. Her ne kadar bu alt türde elle tutulur bir şeyler izlemek oldukça zor olsa da, en çöp şeyleri bile keyifle izlediğimi fark ettim. Hem izlerken küfrediyorum ne kadar kötü diye hem de izlemeden duramıyorum. Tabi arada iyi örnekler de çıkıyor. Dolayısıyla The Cabin in the Woods, Scream gibi zekice yazılmış filmler özellikle favorim. Bilemiyorum, çığlıklar içinde filmin başında ölen sarışın slut ve sona kalmayı başaran bakire kadın klişesini seviyorum sanırım. Şu sıralar da fragmanını izlerken bile heyecandan geberdiğim The Final Girls’ü epey merak ediyorum.

Biliyorsun korku türü demek biraz da klişe demek 🙂 Uyuz olduğun klişeler var mı?

Aslında az önce de dediğim gibi klişelerden birçoklarının aksine keyif alan biriyim. Sadece klişeyi olduğu gibi alıp ortaya atmaktansa yeni bir yorum getirilmesi gerekiyor bence. Mesela TV’de American Horror Story bu klişelerle çok güzel oynuyor ve oldukça eğlenceli şeyler ortaya çıkıyor. Ya da The Conjuring gibi bu klişeleri eski usul yollarla sunup keyifli hale getiren yapımlara da dibim düşüyor. Ama ekrana bolca kan sıçratan ve son perdede aksiyonu dayayıp işin keyfini kaçıran işlerden nefret ediyorum. No One Lives ya da yeniden yapım olan Evil Dead mesela pek benim harcım değil. Kısacası uyuz olduğum klişeler son yıllarda iyice popülerleşen bol kan, bol vahşet ve bol aksiyon. Evet, teen-slasherları seviyorum ama bir korku filminde en çok önem verdiğim şey atmosfer sanırım.

2000’lerden sonrasını kıstas alırsak yeni usul korku filmlerini nasıl buluyorsun?

Birkaç sene öncesine kadar baya umutsuzdum. Çünkü korku sineması teen-slasherların ve işkence pornolarının eline kalmıştı. Evet, bazıları her ne kadar kötü olsa da eğlenceli olabiliyor ama bazıları cidden çekilmeyecek derece kötü çıkıyor. Ancak 2010’lardan itibaren gözle görülür bir gelişme var açıkçası. Önce James Wan ortaya çıkıp Insidious ile yeni bir soluk getirdi. Ardından Maniac gibi harika bir re-make izledik. Wan, The Conjuring ile çıtayı yükseltirken The Babadook, Sinister, Starry Eyes gibi güzellikler gelmeye devam etti. Bu sene ise patlama yaşıyoruz resmen. Önce It Follows, John Carpentercılık oynayarak keyif verdi. Goodnight Mommy buz gibi atmosferiyle bizi tedirgin ederken Sundance’te The Witch ortalığı kasıp kavurdu. Sanırım yavaş yavaş eski gücüne kavuşmaya başlıyor korku sineması. Bu soruyu bir 5 yıl önce sorsan pek olumlu bir şey söyleyemezdim ama bahsettiğim filmler sağ olsun artık iyi bir şeyler izleyebilmenin heyecanı var.

Geçtiğimiz yıl It Follows’un baya rüzgarı esti. Açıkçası ilk izlediğimde çok etkilenmiştim. Fakat ikinci izleyişimde bu etkiden eser yoktu. It Follows hakkında sen bize ne söyleyebilirsin.

It Follows deli gibi merak ettiğim bir filmdi. Çünkü bir korku filminin bu kadar iyi eleştiriler almasına pek alışkın değiliz. Sanırım beklentiyi biraz fazla yükselttim. Evet, kesinlikle ilgiyi hak eden bir yapım. Bir anda ekrana sıçrayan yaratıklar yerine yavaş yavaş bizi takip eden bir varlık düşüncesi gerçekten zekice. Ama izlerken beklediğim etkiyi pek alamadım. İlk başta da konuşmuştuk ya, iyi bir senaryonun ve teknik meziyetlerin ilerisinde biraz daha türün adının hakkını verecek bir etki bekliyor insan. Korku ve gerilim adına bana hiçbir şey veremedi It Follows. Tabii bir de finale doğru gelen, birçoklarının bayıldığı ama benim nefret ettiğim bir havuz sahnesi var. Ama bağımsız sinemacıları bu türe yanaştırmak adına güzel bir iş. Özellikle müzikleri hala kulağımdan gitmiyor.

maniac01

Sevdiğini bildiğim için ve biraz reklam yapmak adına soruyorum: Maniac son yılların en iyi korku filmlerinden biriydi. Hatta benim için en iyisi. Peki neden seyirci bu filme kayıtsız kaldı.

İnan hiçbir fikrim yok. Ciddi anlamda harika bir film. Belki de yapılmış en iyi re-makelerden biri. Ben de senin gibi çok sevdiğim için the Magger’da Keşif Sineması’nda yazmıştım bu filmi. Herkesin izleyip filme âşık olmasını istiyorum. Tamamı POV tekniğiyle çekilen film; müziklerinden sinematografisine, elini korkak alıştırmayan cinayet sahnelerinden yine dolu dolu olan alt metinlerine kadar olağanüstü bir deneyimdi. Filmi izlerken çok heyecanlanıp yarıda durdurduğumu hatırlıyorum. İnsanların bu film hakkında konuşmuyor oluşu gerçekten büyük hayal kırıklığı. İşte o dediğimiz üvey evlatlık durumu burada devreye giriyor. Ne kadar iyi olursa olsun korku filmleri sadece belli bir kesimle sınırlı kalıyor. Yapımcılar da tabi seks ve vahşet dolu teen-slasherların bu tarz farklı deneyimlerden daha fazla gişe yapacağının farkında olduğundan Maniac gibi hazineler kıyıda köşede kalıyor maalesef.

Biliyorsun son yıllarda yerli sinemamız korku filmlerine baya sardı. Her yıl birçok film çıkıyor. Seni tatmin eden herhangi bir iş oldu. Genel olarak ne vaziyetteyiz bu alanda?

Türk korku sineması yanılmıyorsam 2000’lerin başında atak yaptı. İlk çıkan yapımlar beni heyecanlandırmıştı aslında. Mesela onlardan biri olan Büyü hala benim için özel bir filmdir. Yine herkesin yerin dibine sokup çıkardığı bir film olsa da Amerikan teen-slasher özentiliği ile ortaya çıkan o amatör ruh benim hoşuma gitmişti. Onun dışında her ne kadar yine ortalama bir şey olsa da Musallat’ın sinir bozucu derecede ürkütücü olduğunu düşünüyorum. Bu ikisi dışında iyi bir şey izledik mi bilmiyorum ki bunlar da çok iyi sayılmaz esasında. Guilty pleasure diyelim. Son yıllarda çıkan korku filmlerini ise artık takip bile edemiyorum. Her ay cinli muskalı üflemeli çarpmalı bir film vizyona giriyor. Tabii bunlar hep Hasan Karacadağ’ın gişede büyük başarılar elde etmesinin sonucu. Ben kendisiyle ilişkimi Dabbe 2’de kestim. Hayatımda ilk defa sinemaya verdiğim paraya acımıştım. Tabii yıllar boyunca elde ettiği imkânlarla kendini geliştirmiş sanırım duyduğuma göre. Ama kendisini ciddiye alabilmem için dini motiflerden uzaklaşmalı. Türk korku sineması olarak bu dini öğelerden uzaklaşmadığımız sürece bir yere varamayacağız esasen. Musallat sebebiyle güvenerek gittiğim Alper Mestçi’nin Siccin’i de kötüydü mesela. Türe dair birtakım yetenekler var fakat bunu doğru yerlerde kullanamıyoruz diye düşünüyorum.

maxresdefault

Türk Sineması dini motiflerden uzaklaşarak bir başarı yakalayabilir mi cidden? Büyüme tarzımıza göre en çok dini motiflerden korkuyoruz sonuçta.

Neden olmasın?  Evet, toplum olarak cinlerden ve dini öğelerden korkuyoruz ama iyi kotarılmış bir seri katil filmi neden etkili olmasın? Din dışında da korktuğumuz birçok şey var aslında toplum olarak. Mesele Küçük Kıyamet vardı Taylan Biraderler’in. Deprem korkusunu psikolojik bir katmandan inceleyen kabusvari bir filmdi. Selma Ergeç’in oldukça iyi bir oyun ortaya koyduğu Ses de fena sayılmazdı. Sonuç olarak vizyon sahibi bir yönetmenin elinde her türlü hikayenin bizleri korkutma potansiyeli olduğuna inanıyorum.

Bu yıl heyecanla beklediğin bir korku filmi var mı?

Bu yıl en çok Filmekimi sayesinde cuma günü izleyeceğim The Witch’i merak ediyorum. Gelen yorumlar şahane. Fragman belki de son yıllarda gördüğüm en iyi fragmanlardan biri olabilir. Tabii yine bu merakın kökleri The Blair Witch’e dayanıyor. Cadı kavramını içeren her şey beni korkutmaya devam edecek sanırım. Onun dışında tabi bir de Baskın var. İlk defa bir Türk korku filmi için bu kadar heyecanlıyım. Yurtdışında aldığı yorumlar bir yana nihayet cin temasından uzaklaşmış gibi gözüküyoruz. Daha az önce dedik ya, dini motifleri bir kenara bırakmadan bu türde bir yere gidemeyiz diye. Baskın’ın içeriğini tam olarak bilmiyorum ama daha farklı bir şeyler deniyor sanki Can Evrenol. Belki de Baskın bu yolun öncüsü olabilir. İkisi de şu an en merak ettiğim filmlerin başında geliyor. Onun dışında görkemli bir gotik güzellemesi olacağa benzeyen Crimson Peak ve tabii ki de pek sevgili Alejandro Amenábar’ımızın Regression’ı da listenin diğer üyeleri.

Wes-Craven

Son olarak geçtiğimiz günlerde üzücü bir haber aldık. Maalesef Wes Craven’ı kaybettik. Senin için Wes Craven neredeydi?

Wes Craven kesinlikle çok özel bir isimdi. Belki bazıları gibi ‘korku sinemasının tanrısı’ muamelesi yapmıyorum kendisine ya da A Nightmare on Elm Street’in büyük bir aşığı değilim ama Freddy Krueger ve Ghost Face gibi ikonik karakterler yaratmış biri kendisi. 2000’li yıllarda bu gibi yaratıcı karakterlere rastlayamadık ne yazık ki. Arada Cursed gibi sabun köpüğü işleri de var ama kesinlikle bu tür adına önemli bir isimdi. Scream gibi bir film armağan etti bize ve daha sonra yüzlerce korku sinemacısını peşinden sürükledi. Günümüzde bile hala Scream’in etkilerini birçok filmde ve TV’de sık sık görüyoruz. Hele o Drew Barrymore’lu açılış sahnesini unutmak mümkün mü? “Favori korku filmin ne?”

Yazıyı Paylaş