2015: Yılın En İyi 10 Filmi

Açıkçası yılın en iyileri listelerimi biraz daha geç bir vakitte yayınlıyordum. Fakat bu yıl daha fazla 2015 filmine dayanamayacağımı fark ettim ve yılı kapattım. Bu yıl çok da şahane bir sinema yılı geçirdiğimizi düşünmüyorum. Ama neticede çok da kötü bir yıl olmadı. Liste son anda birkaç önemli değişikliğe gitti. Bunun dışında;
➡️ Listeye sızabileceğini düşündüğüm ve merak ettiğim El Club, Louder Than Bombs ve Best of Enemies’i izleyemedim.
➡️ Cafer Penahi’nin Taxi’sini son anda liste dışı bıraktığım için gerçekten üzgünüm. Yine oraya 45 Years ve Mistress America gibi sevdiğim yapımlar da girebilirdi.
➡️ Listeye alamasam da yıl içinde başarılı bulduğum birkaç film: The Lobster, The End of the Tour, Creed, Me and Earl and the Dying Girl, Youth, 99 Homes ve The Big Short.

 

10. Que Horas Ela Volta?

Seçkinin son filmini belirlemek oldukça zordu. Çok değişti. Fakat adaylar arasında en son izlediğim Brezilya yapımı Que Horas Ela Volta? günün kazanını oldu. Filmle ilgili en sevdiğim şey yakaladığı samimi ve sımsıcak atmosferi. Uzun süredir böylesine güçlü ve insanı içine alacak bir filmi izlemeye ihtiyacım vardı. Yıllarca görüşmeyen bir anne ve kızın ilişkisi üzerinden birçok şeye el atan filmin senarist ve yönetmeni Anna Muylaert, büyüleyici bir kimya yakalıyor. Regina Casé filmin yıldızı ama bütün cast çalışmasını fazlasıyla beğendim. Yıl boyunca biraz kıyıda köşede kalmış olabilir; fakat bu vesileyle belki sizler için bir keşif niteliğinde olabilir.

 

9. Anomalisa

anomalisa

Charlie Kaufman’ın deli dolu işlerine hayran olmayan var mı? Bu kez deliliğini animasyon mecrasına taşıyor. Modern hayatın kaçınılmaz izdüşümleri arasında yine nihai ve zihin yoran sendromuyla Anomalisa, kahramanı Michael Stone’u hasta edercesine bir ateşin içine atıyor. Tabii ki o saçılan kıvılcımlardan bütün dertlerini anlatan Charlie Kaufman’ın yönetmenlik koltuğunda hiçbir sıkıntı çekmiyor. Hikaye gereği tercih ettiği seslendirmesi de bir hayli zekice. Yılın en özgün filmlerinden biriydi. Kendi kitlesini de güzel oluşturdu. Böylesine ele avuca sığmayan işler kolay kolay gelmiyor.

 

8. Mad Max: Fury Road

mad-max-fury-road-image-tom-hardy-5

George Miller’ın ilk üçlemesini sevmiş biri olarak haliyle yeni Mad Max filmini bekliyordum. Fakat sanırım Mad Max’in bugün geldiği nokta, hayallerimizin ötesinde oldu. Tozuyla, dumanıyla aynı dünyayı tekrar dirilten George Miller’ın yönetmenliği akli melekelerimizi kaçırıyor. CGI’a tamamıyla sırtını dayanamayan filmin prodüksiyonundan tutun da makyajına kadar her şeyi kusursuz. Ama bir kurgusu var ki dillere destan. Bir an olsun ivmesini kaybetmiyor. Aldığı ödülleri sonuna kadar hak eden, ödül sezonunun birkaç pürüzsüz işlerinden biriydi. Son olarak Tom Hardy ve Charlize Theron’un ne kadar yerinde tercihler olduğunu söylemeye gerek var mı?

 

7. Ich seh ich seh

23-goodnight-mommy.w750.h560.2x

Yılın en hoş sürprizlerinden Ich seh ich seh iki farklı perdede gönül çelecek öyküsüyle hedefi tam on ikiden tutturuyor. Özellikle korku severlerin hemen tüketmeye koyulacağı Ich seh ich seh, uyku kaçıracak denli bir ürkütücülükte olmayalabilir. Lakin boş beleş numaraların peşine düşmediği ve gerilimiyle insanın tüylerini diken diken ettiği su götürmez gerçek. Bir sahnesi ise son yılların en büyük ızdıraplarından biri. Elias – Lukas Schwarz kardeşlerin çıkardığı oyunculuk sinerjisi öyle böyle değil. Bu anlamda da listemde çoktan yerlerini aldılar. Filmin görüntü işçiliği ve müzik çalışması son derece başarılı.

 

6. The Revenant

revenant-gallery-13-gallery-image

Alejandro González Iñárritu’nun insanoğlunun doğaya karşı mücadelesini nefes kesici bir biçimde tezahür ettiği The Revenant adeta sessiz bir cehennem. Muhteşem bir görsel zenginliğinin yanında, sinirleri sürekli geren hikayesi seyircinin ilgisini daima ayakta tutuyor. Leonardo DiCaprio’nun hayalini gerçekleştirecek olan filmin en iyi performansı Tom Hardy’e ait. Elbette The Revenant bir yönetmenlik başarısı ve bu yüzden en büyük alkışı Alejandro González Iñárritu hak ediyor. Iñárritu’nun bu filmle en geniş kitlesine ulaşacağını kestirmek zor olmasa gerek. Ama kabul etmeliyim ki gün geçtikçe üzerimdeki etkisi azalıyor.

 

5. Steve Jobs

Steve Jobs

Steve Jobs’ı üç lansman öncesi krizlerin içine atan Aaron Sorkin ve Danny Boyle, Jobs’la derdi olan herkesi birer birer düelloya çağırarak kozlarını paylaştırıyorlar. Tabii Aaron Sorkin’in tiyatro sahnesi tozu yutmuş senaryosu, Danny Boyle’un en ince nüansı kaçırmayan kadrajı, Michael Fassbender’ın bir orkestra yönetirmişçesine akıp giden oyunculuğu Steve Jobs’ın karşı konulmaz cazibesinin en büyük ipuçları. Yılın en büyük karakter çalışmalarından biri. Keza yine yılın en iyi ensemble’ı da. Akıl alıcı kurgusuyla bir an olsun gözlerimi kırpmazken, Daniel Pemberton’un ince eleyip sık dokuduğu müzikleri, bir gün olsun kulağımdan eksik etmiyorum.

 

4. Carol

carol_02

1950’lerde geçen öykünün hem mental olarak hem de teknik olarak her şeyi doğru özümsemesi bir yana Todd Haynes’ın naif dokunuşlarıyla akıllarda yer ediniyor, Carol. Çok süslü oynayabilecekken Todd Haynes’ın kendini bu kadar frenleyebilmesi de oldukça önemli. Son yılların en güçlü aşk öykülerinden biri olduğu apaçık ortada. Cate Blanchett ve Rooney Mara’nın perdede göz kamaştırıyorlar. Kaldı ki oyunculukları zaman geçtikçe üzerinizde daha fazla tesir ediyor. Ayrıca Carter Burwell’ın elinden çıkma soundtrack albümü yılın en iyi işi. Todd Haynes’ın hikayelerini seviyorum, mümkünse hep böyle kalsın.

 

3. Listen to Me Marlon

Hem özel yaşamıyla hem de kariyeriyle sinema tarihinin en sansasyonel oyuncularından biri olan Marlon Brando’nun hayatını konu alan Listen to Me Marlon belgeseli Marlon Brando’nun daha önce yayınlanmamış ses kayıtlarıyla hikayesini iyi bir şekilde oluşturuyor. Brando’nun bir arkadaşına anlatırmışçasına söze girdiği belgeselde çoğu kez boğazınız düğümleniyor. Usta aktörün ağzından dinlediğiniz kendisinin duygusal buhranları, babasıyla olan ilişkisi ve korkuları bir süre sonra üzerinizde dayanılmaz bir ağırlık oluşturuyor. Ayrıca Brando’nun lafını esirgemeyen karakteri hatta kariyerini acımasızca eleştirmesi belgeselin ruhunu tam manasıyla yoğuruyor. Uzun lafın kısası Listen to Me Marlon fevkalade bir iç dünya portresi.

 

2. Inside Out

inside out

Bkz. animasyon deyince iki kez düşünen ben, listeye iki film aldım. Varın siz düşünün ne kadar sevdiğimi. Inside Out gerçekten son yılların en iyi animasyonlarından biri. Hatta WALL·E’den bu yana yapılmış en iyi animasyon. Oldukça zeki bir senaryo ile boy gösteren Inside Out’un katman katman ilerleyen dramatik çatısı, düşman çatlatacak cinsten. İnsanın halet-i ruhiyesini tepetaklak etmesi bir yana hiç tökezlemeden böylesine delice bir fikirden, işin hakkıyla sıyrılmak takdire şayan. Bir daha böylesine güçlü bir animasyon kaç yıl sonra gelir bilmiyorum ama çıtanın baya yükseldiğini söyleyebilirim.

 

1. Saul fia

son of saul

Blogta üzerine hiçbir şey yazmasam da Filmekimi’nden bu yana üzerimdeki etkisi hiç geçmedi. Üzerinde defalarca kelam edilmiş Yahudi soykırımını konu alan Saul fia, László Nemes’in perspektifinden süzülen müthiş bir sinema örneği. En ufak bir ajitasyona kaçmadan kamerasını başkarakterin omuzlarına yükleyen Nemes, her ne kadar karakterini olaylar karşısında dimdik ayakta tutsa da o kabuğun altında dağları delercesine bir dram var. Nitekim Saul fia’nın en kıymetli özelliği de bu oluyor. Başladığı gibi biten, hiçbir rehavete izin vermeyen filmin bir başka tılsımı Géza Röhrig’in kompozisyonu. Yıllandıkça çok daha fazla kıymetleneceğini düşünüyorum. Ayrıca bir ilk film olması dolayısıyla şimdiden gözlerimiz László Nemes’in ileriki filmlerini aramakta. Ve bu, bir an önce gerçekleşse iyi olur.

 

Yazıyı Paylaş