2015: Hasar Analizi

Geçtiğimiz sene hatırlarsanız yılın filmleri hakkında “Hasar Analizi” dosyası yaparak gözüme çarpan kötü yapımları, oyunculukları veya detayları kaleme almıştım. Beğenildiğini düşünerek bu yılda böyle bir dosya hazırladım. Bakalım bu yıl kimler benim radarıma yakalanmış? Lafı fazla dolandırmadan isterseniz direkt yazıya geçelim. Keyifli okumalar.

 

Duygusal Suikastçi

the asssasian

The Assassin’in adını duymak bile tüylerimi diken diken etse de, derin nefes alıp kinimi biraz kusabilirim. İlk denememde ancak 20 dakika dayanabildim. Ardından yaklaşık bir ay sonra, kendimi yıllarca film izlememişçesine motive ederek karşısına oturdum. İzlerken sıkıntıdan geleceğim üzerine pek çok hayal kurarak buna katlanmaya çalıştım. Nihayetinde bitirebildim. Anladığım kadarıyla eski zamanlarda bir suikastçi var, dağ tepe dolaşıyor. Ayrıca pek yufka yürekli ve bu yüzden işleri aksayabiliyor. Cannes’nın bırakın ödül vermeyi bu filmin sonunu nasıl getirdiğini bile anlamış değilim.  Yılın en sıkıcı seyirliğiydi.

 

Adına da Derler Seks

LOVE-Still-9-Gaspar-No

Gaspar Noé’nin ilk üç filmine bayılmış biri olarak Love’dan beklentim yüksekti. Fakat cinsellik üzerine bir şeyler anlatacağım derken, ilk kez cinselliğin içini o kadar boşaltan bir Noé var karşımızda. Öyle ki kendisini eleştirenlere bu sefer bir koz vermiş olabilir. Ben bir süre sonra “Capone kollar açılır…” diye saza girmesini bekledim, olmadı. Oysaki çok güzel bir soundtrack parçası olabilirdi. Kısacası Noé’nin kafa eski kafa olabilir lakin aynı ruhu ve anlatımı koruyamıyor.

 

Vileda Tarihi

joy

Bir nalbur dükkanında Joy’un ana hatlarını oluşturduğunu düşündüğümüz David O. Russell,  American Hustle’la zaten taşı ayağına bağlayıp köprüden atlamıştı. Bu sefer çok daha çılgın. Ben Joy’dan ümitliydim. En azından “American Hustle’dan daha kötü olacak değil ya” diye düşünürken, American Hustle’ın yanında bir başyapıt gibi duracağını bin yıl düşünsem akıl edemezdim. Sinema – Televizyon bölümünden yeni mezun olmuş hayalperest bir gencin çalışmasını andıran kurguya bayıldım, dibim düştü.  Anladık ki David O. Russell’ın her yeni filmi için beklentiye girmeden iki kez düşünmek lazımmış.

 

Matrixçiler Yine Başaramadı

maxresdefault

Wachowski kardeşler her yeni filmiyle sevenlerini hüsrana uğrattığı gibi, “Matrix bir kaza mıydı?” sorusu da beynimizde zonkluyor. Açıkçası ben kendilerinden ümidi keseli baya oldu. Fakat bu kez Jupiter Ascending başka bir şey olmuş. Vasat falan değil, bildiğin deli saçması. Hikayesinin zerre umurumuzda olmadığı, büyük bir bölümünde Terminator pozu veren Jupiter Ascending, ünlü oyuncularıyla tam bir hezeyan. Hele Eddie Redmayne! Aman Tanrım! The Danish Girl ile birlikte hali içler acısı. O kadar kötü ki, gülmemek için kendinizi zor tutuyorsunuz. Cloud Atlas’la birlikte heves ettikleri ve deneyselliğe kaçan işin makyaj kısmı burada da göz devirmelik.

 

Seversem Abartırım

spectre

Spectre bittiğinde tek bir şey hissettim: Léa Seydoux için ben de her şeyimden vazgeçebilirim. Nitekim Bond’un neredeyse şiir yazarak, kağıdın kenarlarını yakacak kıvama gelmesi nereden baksanız büyük bir olay. Bizim Bond aşık da olurmuş, Cengiz Kurtoğlu da dinlermiş. Sam Smith’in neden ciğerlerini parçaladığını da anladık. Yalnız bütün bu yeni gelişmelerden sonra girişte “Ian Fleming’in ölümsüz eserinden” yazmasını beklerdim.

 

Eddie Redmayne’le Oyunculuk Dersleri

danishgirl1-xlarge

Tom Hooper’ın yapay dramalarından gına geldiği yetmezmiş gibi Eddie Redmayne’nin aşırı dozun dibine vurduğu The Danish Girl, yılın en büyük ağır vakalarından biri. Anlıyorum çok hassas bir konu ama işi iyice ajitasyona vurarak böylesine sahte bir şey yapmak affedilecek gibi değil. Eddie Redmayne’nin girdiği halet-i ruhiye bir süre sonra komediye döndü. Biz Gerçek Kesit’le büyüdük, yapaylığın kralını yaşadık, yemeyiz bu numaraları. Sarı Bıyık bile daha inandırıcı.

 

Bana Masal Anlatma

960

Yönetmenin “bkz. çoğu duyduğum veya gördüğüm olaylardan” rotasıyla yol alırken, evdeki hesap çarşıya uymayınca birden masal formuna dönüşen Mustang, kendi içinde de bir tutarsızlıklar ütopyası. Kaldı ki ülkenin birçok meselesini hızlandırılmış kursla anlatmaya çalışan Deniz Gamze Ergüven bunun altından kalkamıyor. Küçücük karakterlerinin birer Nietzsche kesilmesi, Warren Ellis’in bile müzik yapmaya üşendiği ve eskilerden The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford’a hunharca sarması filmin ekşi tatlarından. Biliyorum Oscar adayı diye izleyeceksiniz ama yanınıza bir oksijen tüpü alsanız iyi olur.

 

Ağlamalı, Gülmeli

Fifty-Shades-of-Grey6

Fabrikatör Necmi Bey’in oğlu Christian ile fakir ama gururlu Anastasia’nın deli dolu gönül maceraları. Anastasia bir röportaj için Christian’la görüşmeye gelir ve ilk görüşte aşık olur. Ulaşılmaz Christian ise “Olur, güzel olur ama sert sevişirim, kırbaçlarım” minvalinde bir konuşma ile Anastasia’yı ikna eder. Anastasia’nın bedeni üzerinde her türlü deneyselliğe kaçan Christian durumdan mutludur. Ama Anastasia basar isyanı. İşte iki gencin dramı. Yani anlayacağınız Hollywood’un “Bir Gaspar Noé veya Lars von Trier olamasak da…” adlı bu çalışması birbirinden komik mizansenlerle, sert olmayıp olduğunu düşünmekle tam bir ergen rüyası gibi. Aslında amaç da bu olunca sanırım hedeflediği kitle için başarılı sayılabilir. Unutmadan filmin adı: Fifty Shades of Grey.

 

Yaşamak da Ölmek de Bir Ekip İşidir

true-detective-other-lives-colin-farrell

İlk sezonu ile ortalığı ayağa kaldıran True Detective’in tapanlarından olmasam da fena bulmamıştım. Ama ikinci sezonu bir geldi pir geldi. En sadık kitlesi bile kafayı oynattı. Bir sezon boyunca iki kelimeyi bir araya getiremeyen  True Detective resmen sıkıntıdan kurdeşen döktürdü. Olabildiğince karakterlerle “bakın bunlar hayatın sillesini yemiş insanlar” mottosunu yutturmaya çalışan dizi yaratıcılarının hiçbir hesabı tutmadı. Ayrıca sizin bir sezon gevelediğiniz şeyi, Arka Sokaklar’da Rıza Baba ve ekibi yarım bölümde çözüyor. Yani olayınız o kadar da büyük değil.

 

Bonus: Yine, Yeniden Johnny Depp

EP-150919356

Unutacağımı mı sandınız? Johnny Depp, geçen sene olduğu gibi bu sene de dosyayı şereflendirdi. Aslında Black Mass’in fragmanından dolayı umutluydum. Hatta ilk yarıda Scott Cooper’ın “Martin Scorsese”cilik oynamasına itirazım olmadı. Fakat süre ilerledikçe beni kaybetmeye ve sıkıcı bir hal almaya başladı. Ama hiçbiri bir Johnny Depp makyajı kadar değildi. Sağolsun, yine boya kutusuna düşmeden kamera karşısına çıkmadı. Kara kaşlı, kara gözlü Depp’ten sarışın ve renkli bir karakter yaratmaya çalışmak haliyle göz yordu. Neyse ki biz alışkınız. Johnny Depp’in bu halleri bir ritüel halini aldı.

 

Yazıyı Paylaş