Xavier Dolan: Mucize Çocuğun Olgun Sineması

“Romantizm ve umutsuzluğu sevdiğim kadar güç ve hırsı da seviyorum. Bunların hepsi filmlerimde var.”

1989 doğumlu Kanadalı yönetmen-senarist-oyuncu Xavier Dolan kariyerinin erken dönemlerine oyuncu olarak başladı.Bu alanda beğenilen işlere imza atan Dolan, sinema sektörü için çok kısa sayılabilecek bir sürede kamera arkasına geçmeyi tercih etti. 20 yaşında çektiği ilk uzun metrajlı filmi J’ai tué ma mère (Annemi Öldürdüm) beklenilmedik bir olgunluktaydı. Başta Cannes’da 3 dalda olmak üzere filme ödüller yağdı. Ayrıca eleştirmenler ve seyirciler filmi bağrına bastı. Xavier Dolan hemen bir yıl sonra Les amours imaginaires (Hayali Aşklar) filmiyle karşımızdaydı. Hayali Aşklar’la gelen başarı ilk filmin bir tesadüf olmadığını kanıtladı. Sinema sektörünün bazı kesimlerinde ‘mucize çocuk’ diye anılmaya başlandı.

Bu yıl !f Film Festivali kapsamında ülkemizde gösterime giren Laurence Anyways’le üçüncü kez yönetmenlik koltuğuna oturan Dolan sinema estetiğini iyice oturtmaya başlıyor. Xavier Dolan’ın kariyerine göz gezdirmeden önce yönetmenin gelecek filmi Tom à la ferme adlı filminin çekimlerini bitirdiğini ve şu anda post-production aşamasında olduğunu hatırlatalım.

J’ai tué ma mère / Annemi Öldürdüm (2009)

“Çoğu insan, annelerden nefret etmenin bir günah olduğuna inanıyor. Hepsi iki yüzlü insanlar. Hepsi annelerinden nefret ediyorlar. Bu bir saniyeliğine de olabilir, bir yıllığına da. Belki de daha azdır. Sonrasında muhtemelen unutuyorlardır. Fakat önemi yok. Yine de nefret ediyorlar.”

j-ai-tue-ma-mere-15-07-2009-6-g

Çoğumuzun en fırtınalı evrelerinden biri olan ergenlik dönemi şüphesiz ki hayatımızın şekillenmesinde ince bir ip üzerindeki cambaz mahiyetinde. Kısa zamanlı nefret hisleri, ani öfke krizleri ve hayatımızın anlaşılmadığına dair hep dem vurmak, … Çoğu kişiye bu hisler yabancı gelmeyecektir. Xavier Dolan’da ergenliğini geride bırakmaya başladığını düşündüğümüz bir yaşta bu konuyu beyazperdeye taşıyor. Xavier Dolan’ın yaşamından kısmi bir otobiyografi olan Annemi Öldürdüm filminin ana besin kaynağı Dolan’ın karmaşık duygularının hala güçlü bir tesirde olması.

Öykü, 16 yaşındaki eşcinsel olan Hubert’in ergenlik döneminde annesiyle yaşadığı sıkıntıları anlatıyor. Dolan daha ilk dakikalarda Hubert’in profil analizini seyirci ile buluşturuyor. Annesinin yemek yeme şeklinden nefret eden Hubert’in yaşadığı sıkıntıyı slow motion tekniğiyle ince ayrıntısıyla görüyoruz. Nitekim tüm film boyunca Hubert’in annesinin konuşmasından, kıyafetlerinden, dahası varlığından sürekli rahatsız olduğu gösteriliyor.

Filmin en önemli noktalarından biri, iki karakterden birini saf iyi diğerini saf kötü olarak etiketlememesi. Bu da karakterleri sığ bir alana sıkıştırmaktan kurtarıyor. Hem Hubert hem de annesi oldukça inatçı ve bundan dolayı tüm sevgi ve nefret gelgitleri dur durak bilmiyor. Hikaye bu dengesizlikler üzerine iyi kuruluyor. Ayrıca eşcinsel olan Xavier Dolan filmde homoseksüelliği işlemesine rağmen bunun ana meselenin önüne geçmesine izin vermiyor ve bu durumu dramatize etmekten kaçınıyor. Bu konuda oldukça ekonomik davranan genç yönetmen bunun meyvelerini de alıyor.

Xavier Dolan teknik detaylarda (örneğin müzik ve kurgu tercihleri) Kar Wai Wong’un Fa yeung nin wa (Aşk Zamanı) filmiyle bir akrabalık kuruyor. Bu anlamda herhangi bir olumsuz düşüncede değilim. Nitekim bu tercihini fazlasıyla beğendim.

Velhasıl başarılı-gerçekçi diyalogları, Anne Dorval ve Xavier Dolan’ın gösterişli oyunculukları ile fazlasıyla manidar bir yapım.

Les amours imaginaires / Hayali Aşklar (2010)

“Genellikle hayatının ileri dönemlerinde ruh eşiyle tanışıldığını biliyorum. Benim için kötü oldu. Ben şimdi daha 25 yaşındayken tanıştım.”

HeartbeatsHayali Aşklar için yine kamera arkası ve önüne geçen Dolan, imkansız bir aşk üçgenini önümüze servis ediyor. Arkadaş olan Francis ve Marie bir arkadaşları vesilesiyle aralarına katılan Nicolas ile tanışırlar. Arkadaş ilişkilerinde sıcakkanlı olan Nicolas kısa zamanda Francis ve Marie’nin dikkatini çekecektir. Her iki arkadaş içinde ihtiraslı bir tutkuya dönüşen Nicolas içinden çıkılmaz bir rekabete de neden olacaktır.

Xavier Dolan ilk filmindeki gibi herkese tanıdık gelecek duygular üzerinden sinemasını devam ettiriyor. Nicolas’ın Audrey Hepburn hayranı olduğunu öğrenen Marie’nin kendinden bir Hepburn çıkarma, gay olan Francis’in kendi içinde yaşadığı iç çekişmelerine rağmen taşıdığı umuttan dolayı masum ama beceriksiz girişimleri günümüz ilişkilerini birebir yansıtmakta. ‘Aşkın yarattığı aptal olma halleri’ formülündeki zenginliğin bilincinde olan Dolan bunu destekleyecek başka alternatiflere de başvuruyor. Birbirinden farklı insanların ilişki deneyimlerini ve düştükleri trajikomik olayları anlatması bir belgesel niteliğinde, kurguya dahil oluyor. Bu kısımlarda ‘Annemi Öldürdüm’ filmindeki gibi kendi yaşantımızla özdeşleştirebileceğimiz küçük sekanslar var.

İlk filminde tutmuş teknikleri kullanan Dolan, Quentin Tarantino’nun Kill Bill filmiyle akıllarda kalan Bang Bang parçasını kullanıyor. Tabi Nancy Sinatra yerine Dalida’nın seslendirdiği İtalyanca versiyonunu tercih ediyor. Doğrusu filmin tuzu biberi oluveriyor.

Monia Chokri, Niels Schneider ve Xavier Dolan oyunculuk adına iyi bir kimya yakalıyor. Akıllara zarar güzellikte olan filmin finalinden bahsetmemek haksızlık olur. Hikayenin temasını en iyi şekilde ifade ediyor.

Ek olarak meraklısına bu filmde Xavier Dolan’ın kostümlere de el attığını söyleyelim.

Laurence Anyways (2012)

“Toplumdan dışlanmamış bir kişi, sadece sınırdakilerin değil, normal olduğunu iddia eden insanların da haklarını ve değerlerini sorgulayacaktır.”

laurence-anywaysXavier Dolan önceki filmlerinde her ne kadar kimlik buhranları ile ilginlense de bunu filmlerin merkezine yerleştirmemişti. Daha çok bunlar ana iskeleyi güçlendiren yan öykülerdi. Dolan ilk kez tüm büyüsünü bu yönde kullanmaya çalışıyor. Laurence Anyways, toplumun ötekileştirdiği bir transeksüellin dönüşüm safhasını irdeliyor.

30 yaşına kadar erkek bedeninde yaşayan Laurence buna daha fazla dayanamayıp hayatında radikal kararlar alıyor. Bu haberi annesi ve sevgilisiyle paylaşan Laurence için farklı bir dünyanın kapısı açılmıştır.

Dolan, Laurence Anyways ile derdini 1989 yılından başlayarak 10 yıllık bir dönemi üç farklı durakta uzun molalar vererek anlatıyor. Bu dönemlerde Laurence ve sevgilisinin ayrı ayrı perspektiflerinden çıkarımlarda bulunmakla kalmıyor, ikilinin değişen hayatlarını aynı hassasiyettle izliyoruz. Hayali Aşklar filminde olduğu gibi tutkulu bir aşk profili çizen genç yönetmen dönemin transeksüellere karşı çizgisini de anlatmayı ihmal etmiyor.

Laurence Anyways’le Xavier Dolan önceki işlerine kıyasla çok daha zorlu bir sinema olayına el atıyor. Dolan’ın iyiden iyiye karamsar ve ciddi bir havaya büründüğü bu filmde, 168 dakika seyirciyi sınar nitelikte. Hatta ilk iki filmini beğeniyle izleyen seyirciler bile bu filme sırtını dönebilir. Bunun tek nedeni uzun süresi ya da o uzun süreyi doldururken ilgiyi ayakta tutamaması. Dolan’ın toplumun transeksüellik bakışı üzerindeki hassasiyeti anlaşılıyor ve çok şey şey anlatmak istiyor. Fakat o uzattıkça hikaye bizi biraz boğmaya başlıyor. Laurence Anyways’in kurgusunda çok daha cesur olup konuyu dağıtan sahneleri makaslamalıydı.

Melvil Poupaud’un samimi, Suzanne Clément’in baş döndürücü performansları başta olmak üzere oturmuş bir cast çalışması izliyoruz. Yine hemen her sahnede müzik kullanan Dolan’ın tercihleri yerinde.

“İnsanlar filmde fazla müzik olduğunu düşünebilirler ama benim için durum böyle değil. Bana göre, müzik filmin ruhudur.”

Xavier Dolan’ın çok fazla müzik kullanıyor eleştirisine gelirsek, bence bu bir tercih meselesidir. Michael Haneke gibi örnek verebileceğimiz bazı sinemacılar müziğin bir ajitasyona dönüşeceğini düşünerek müzik kullanımından kaçınırlar. Dolan’ın işin kolayına kaçtığını düşünmüyorum. Bilakis mizansenleri ve diyalogları oldukça güçlü ve bunu müzikle desteklemesinde herhangi bir sorun görmüyorum. Hatta bazı parçaları duymaya başladığında onlara sahne yazmaya başlarmış. Bence filmlerine yansıyan, etkileyici bir method.

Yazıyı noktalamak gerekirse Xavier Dolan’ın bu genç yaşta diyaloglardaki hakimiyeti, müzik ve kostümlerdeki naif dokunuşları düşman çatlatacak cinsten. Ayrıca kendisinin kamera önüne yakıştığı belirtmek gerek. Şu anda gelecek vaat eden önemli yönetmenlerinden. Bu genç yönetmenle hala tanışmadıysanız sesine kulak vermenizi salık veririm. Kendisi ile ilgili tek endişem bir süre sonra kendini tekrarlaması. Belki de bunlar benim kafamdaki küçük, yersiz kuruntulardır.

Son olarak tek temennim, kendisinin de bir röportajında değindiği ‘bir zamanların mucize çocuğu’ olmaması.

Röportajdan Alıntılar:
Avrupa Sineması: http://avrupasinemasi.blogspot.com/2013/02/xavier-dolan-roportaj.html

Dalida – Bang Bang

 

Yazıyı Paylaş