12 Years a Slave

2008 yılının en kayda değer filmlerinden biri olan Hunger’a imza atan Steve McQueen, başarısının bir tesadüf olmadığını 2011 yılında Shame ile ispatlamıştı. Avrupa’dan çıkma ve adını duyuran her yönetmen gibi McQueen’in Hollywood’a transfer olması kimsenin bünyesinde bir sürpriz yaratmadı. Her ne kadar “kendi hikayelerinden uzaklaşacak mı?” sorusu akıllarımızda yer edinse de yönetmenden pek çok şey beklediğimizi inkar edemeyiz. Kaldı ki 12 Years a Slave gibi köleliği irdeleyecek bir hikayenin, Hunger ve Shame gibi filmlerle midelerimize çekinmeden yumrukları indiren McQueen’in anlatacak olması herkesi daha bir heyecanlandırmış olmalıydı. Şu noktada “12 Years a Slave kötü bir film mi?” –“Hayır. Hatta iyi.” Fakat McOueen’in önceki filmlerindeki  gibi damarlarımızda gezip bizi bitap düşürecek ‘zehir gibi’ diyeceğimiz tesirini de görmüyoruz.

12yearsSlaveMcqueenFLUSfullsv2

12 Years a Slave, Amerikan tarihinin utanç kaynaklarından biri olan köleliğin 150 yıl önce Abraham Lincoln tarafından kaldırılmasından bir yirmi sene öncesinde geçiyor. Siyahi olan Solomon Northup ve ailesi özgürdür. Ta ki bir gün talihi ters gider ve kaçırılır. Köle pazarlarına çıkan Solomon’ın eski güzel günleri ve ailesi geride kalmış, önünde 12 yıllık bir esaret kapısı açılmıştır.

Bu yıl 12 Years a Slave’in yanına The Butler ve Fruitvale Station gibi ırkçılık temalı filmler koyduğumuzda kesinlikle siyahilerin yılı diyebiliriz. 12 Years a Slave’in kölelik konusunda  geçtiğimiz sene izlediğimiz Django Unchained’ten  daha ciddi bir tavır takındığı kesin. Elbette ki Hollywood’tan çıkma bu hikayenin sektörün belirli formüllerini kullanacaktır. Herkes gibi bu konu üzerinde fazla kafa yoracak değilim. Ama senaryo ve kurgu anlamında çeşitli sıkıntılar yaşayan filmin bir başyapıt olmadığı da aşikar.

Solomon Northup’ın otobiyografisinden uyarlanan  12 Years a Slave’in bana göre en büyük eksikliği filmin adına da verilmiş olan 12 yıllık esaret döneminin tam olarak beklenen güçlükte olmaması. Şöyle ki insan ömrü için azımsanmayacak bir süre olan 12 yılın sanki  1 yıllık bir karışıklıkmış gibi ekranda boy göstermesi bizde yeteri kadar reaksiyon yaratmadı.  Oysa ki benim bildiğim McQueen sadece 12 yılın değil her günün acısını bizden çıkarır, bizi bedenen ve ruhen yıpratır ve her anımızı Solomon ile birlikte cehenneme çevirirdi.  Bundan dolayı 12 yıllık sürenin varlığını hiç hissetmediğimizi düşünüyorum.  Bunun en önemli sebebi bu sefer filmin senaryosunun McQueen’in yazmaması olarak kabul edilebilir.

years1

Filmin kilit noktalarından biri de karakterlerin sürekli hikayenin geri planına düşerek boğulması. Bu dertten nasibini en çok Michael Fassbender’in canlandırdığı Edwin Epps alıyor. İsminin zikredilmesi ile başlanılan tedirginlik, kendisinin ortalıklarda cirit atması ile pek sönükleşiyor. İlk başlarda büyük sıkıntı çeken karakter üzerimizde gereken etkiyi bırakamıyor. Ara boşluklar bulan karakter tam anlamıyla finale doğru açılıyor. Benzer bir kaderi yaşadığını düşündüğüm Patsey filmin dramatik ayağı için gerekli etkiyi bırakmıyor. (Gerçi bunda Nyongo’nun oyunculuğu etkili olabilir.)

Chiwetel Ejiofor’un adım adım Oscar’a yaklaşan oyunculuğuna pürüz çıkartacak seyirci azdır. İşini layıkıyla yerine getiriyor. Keza kötü rolde izlediğimiz Michael Fassbender de hikayenin müsaade ettiği yerlerde izini bırakıyor. Oscar’da Jared Leto bitiş çizgisine varmadan önce bir sıkıntı yaşarsa en büyük takipçisi Fassbender olacaktır. Bütün ödülleri toplayan Lupita Nyongo’a gelirsek açıkçası ben umduğumu bulamadım. Yer yer gözüme yapmacık bile geldi. Sarah Paulson’ı çok kasıntılı buldum.  Paul Dano’yu beğenmekle birlikte Benedict Cumberbatch de göze batmıyordu. Ufak sahnelerde Quvenzhané Wallis, Dwight Henry ve Paul Giamatti’yi izliyoruz. Son olarak Brad Pitt de hiç olmamış diyerek şu oyuncu faslından yakamı kurtarmak istiyorum.

Her şeye rağmen 12 Years a Slave iyi kotarılmış bir film. Köleliğin ve ırkçılığın sadece bir sorun olmadığı; insanoğlunun başına lanetlenmiş bir hastalık olduğunu McQueen’in daha soft versiyonuyla izliyoruz.  Bir bütün olarak baktığımızda burun kıvırmalarımızın asıl nedeni  de bu. Elbette ki herkesin izlemesi gereken bir film fakat Hunger ve Shame sebebiyle koltuğa oturanların da gardını düşürmesinde fayda var.

3.5 Stars

 

Yazıyı Paylaş